Akıl Tutulması

Max Horkheimer “Akıl Tutulması” isimli kitabında genel hatlarıyla yazarın Hitler Almanyası'ndan ABD’ye kaçış sürecinde toplumsal felsefeye bugünlerin izleri açısından yeni bir yaklaşım kazandırır. Akıl ve aydınlanma tarihini Avrupa’da faşizmin yükselişi ve ABD’de bireyci anlayışın geldiği nokta ile pekiştirmiştir. Aynı zamanda eserin döneme ettiği şahitlik de söz konusudur. Çıkarsamalarını ABD ve Avrupa’da yakından inceleme şansını yakalamıştır. Yazar genel olarak pragmatizmi eleştirmektedir. Pragmatizm ise pozitivizmin içinde gelişme alanı bulur. Batı düşüncesi tarihinde mitosla başlayan süreç hurafeye ve nesnel akla karşı bir mücadele olarak gelişirken kendini zamanla kaçındığı ve yok etmeye çalıştığı unsurların içinde bulmuştur. Öznel akıl kendi içinde bireyselleşmiş bir akıl mitini var ederek nesnelleşme eğilimi göstermiştir. Bu durumda akıl tekrar bir araç haline gelir ve akıl ile yürütüldüğü iddia edilen eylem aslında bir yabancılaşmayı doğurmuş olur. Aydınlanma dogma kültüre karşı başlamış bir mücadeleyi esas almış olsa da sonuç olarak aşırı özgülleşmiş bir aklı ve toplumsal felsefeyi var etmiştir.

Araçlar ve amaçlarDüzenle

Akıllıca hareket etmek demek yazara göre bir birey açısından kendini, başkalarını korumak ve yasalara uymak demektir. en azından toplum üzerindeki görünmez erkler ona böyle öğretmiştir. Akıllı olmak demek toplumda inatçı olmamak, gerçeklere uymak ve kabul etmekten geçer. Bu durum rasyonel düşünen birey için bu noktada şekillenmiştir. Sokrates, toplumunun bu şekillenme ile yozlaşmış kutsal ve köklü düşüncelerini daimonun yani diyalektiğin eleğinden geçirerek eleştirmesi sebebiyle toplum tarafından dışlanmıştır. Antik Yunan toplumu ile başlayan bu eleştiri aslında öznel akla karşı bir savaşın ilk örneklerinden olmuştur. İlericilik maskesi burada ön plana çıkmaktadır. Atina için bu ilericilik polisin refahının ve düzeninin korunmasıyla bağlantılıdır. İlericilik yazara göre ideolojik maskelerin en dışında yer almaktadır. İdeolojik çıkarlar ise kişisel çıkarları içinde barındırmaktadır. Sokrates bunu eleştirirken yasalardan feragat etmemeyi baldıran zehrini içmek pahasına gerçekleştirmiştir. Akıl Sokrates’e göre ilişkilerin düzenlenmesi demekti. Nesnelerin gerçek doğasını yansıtmakla yükümlü olan aklın mutlak bir doğruyu bulması beklenmekteydi. Hatta Horkheimer bu örneği verirken Sokrates’in ilahi bir ilham veya daha aşırı bir kelimeyle vahiy kaynaklı konuştuğu ya da konuşması gereken her şeyin zaten mutlak bir kaynakta var olduğu iddiasını da belirterek mutlak doğru ile nesnel aklın toplumsal felsefesini pekiştirmiştir. Üstte duran ölümsüz bir model yani “daimon” aklın nesnel yanını Sokrates’e göre herkese açık şekilde yansıtmaktaydı.

Akıl zamanla bir uzlaştırma veya uzlaşma evresine yükselmiş ve böyle yorumlanmıştır. Bu durum kilisenin gücünü yitirmesiyle başlamıştır. Dinsel farklılıklar artık önemini yitirmiş ve yükselen bireyci anlayışla birlikte inançlar dava güdümüne dair anlamlarını yitirmeye başlamıştır. Akıl kavramı bu durumda yazara göre yeni bir kavrayış olarak nitelendirilmiştir. Dinsel doktrin içindeki tartışmalar önemini kaybedince “çeşitli siyasal hiziplerin sloganları, propaganda malzemesi olarak gören” devlet adamlarının ve hümanistlerin görüş açılarıyla açıklanmıştır.[1] Aklın dinden ayrılması aydınlanma ile birlikte aklın nesnel yanını azaltmıştır. Yeni akıl bağnazlığa ve yobazlığa karşı gelerek refaha ulaşmanın yollarını arıyordu. Böylece akıl bilimselleşmiş, pozitivist ve pragmatik yaklaşımlar yeni bir boyut kazanmışlardır.

Horkheimer’e göre 17. Yüzyıla gelindiğinde akıl hala nesnel işlevini sürdürmekteydi. Bu kez ortaya çıkan rasyonel yaklaşım önceki dogmatik rejimlerin yerini almıştır. Spinoza’ya göre göre kavrayış evrenseldir. Evrenin bilgisini kavramak ise ahlakın doğmasında bir etkendir. Gerçekliği bir hikmet olarak kavrayan Spinoza’yı örnek veren yazar dogmatik rejimin ahlaki beklentilerini belirterek nesnel aklı açıklamıştır. Din, daha sonra bir kültüre dönüşerek nesnelliğini yitirmiştir. Ahlaki ve dinsel bir kavrayış etmeni olarak akıl kendi kendini yok etmiştir.

Soyut ve kişisel çıkar bir ilke olarak şekillenmeye başladığında liberal ideoloji düşünsel bir sömürü haline gelmiştir. Horkheimer’e göre bu durum rasyonel birlik ilkesinin de aslınsa sonu olmuştur. Ulusal birlik anlayışı böylece sağlam bir temel üzerinde duramamıştır. Bu durum bir uzlaşma eksikliğinin getirisi olarak karşımıza çıkar ve faşizme geçme eğilimini taşımaktadır. Bu anlatı Avrupa’nın yakın tarihinde pek çok örnek ile pekişmektedir. Bu eğilimlerin altında ise ekonomik nedenler yatmaktadır. Öznelci kişisel çıkar bu nedenlerin doğmasında etkili bir unsur olmuştur. Bu toplumun üzerinde iktidarın şekillenmesi açısından önemlidir. Akıl bu iktidar ile özerkliğini farkında olmadan kaybeder ve toplumsal sürece boyun eğen bireyleri meydana getirir. Yazar bunu "Çömlekçinin, kullandığı kilin kölesi olma eğilimi" olarak açıklar. Böylece bir araçsallaşma tesis edilmektedir. Doğru kavramı oluşan yeni toplum modelinin denetimi altına girmektedir. Düşünce ve eylem arasında fark böylece anlamını yitirmekte ve kimsenin umursamadığı bir noktaya itelenmektedir.

Bireyler toplum içinde tasnif edilirler. Akıl biçimselleştikçe geçmişte gücünü akıldan aldığı varsayılan olumlu huylar düşünsel köklerinden kopmaktadır. Böylece akıl bir araca bu olumlu niteliklerse amaca döndürülmüş olunur. Bu durum ideolojik manipülasyona açılan bir kapı haline gelmektedir. Aydınlanma ilerledikçe nesnel akıl yıkılmıştır. Ancak bu yıkılma evresinden ilginç bir biçimde gericilik ve cehalet savunucuları kazançlı çıkmaktadır. Bunun sebebi ise bireyci anlayışın yeni prangası olan pragmatik düşüncenin vuku bulmasıdır. Yazar bu konuya ilişkin olarak ABD’de "Zencilerin köleliğinin adaletsiz olduğunu kabul etmiyorum; adildir, akıllıcadır ve yararlıdır”[2] diyen bir politikacıyı örnek göstermektedir. Faydalı olan şeyin meşruluğu zamanla bireyci anlayış için önemini yitirmiştir. Oysa öznel akıl yükselirken insani sömürüyü ve dogmaları içeren nesnel aklı eleştiren bir yapı ile bunu gerçekleştirmeyi amaç edinmiştir. Ancak sınırlarını çizmeyişi onu yeni nesnel akılların içerisine hapsetmiştir. “Öznel akıl her şeye ayak uydurur. Geleneksel insancı değerlerin hem savunucuları hem de karşıtları tarafından kullanılabilir”.[3]

Çoğunluk John Adams’a göre her zaman bir azınlığı çiğneyerek kendini var etmektedir. ABD Anayasasını yazanlar toplumun temel yasasının çoğunluğun isteklerine göre şekilleneceğini düşünmekteydi. Durum zamanla belli hakları hiçe saymaya dönüşmüştür. Öznel akıl doğruların bir alışkanlık ve anane sorunu olduğunu açıklayarak aslında doğrunun ruhsal otoritesini hiçe saymaktadır. “Her konuda kamu yargılarına başvurma biçimini alan ve çeşitli kamuoyu ölçme ve modern iletişim teknikleriyle uygulanan çoğunluk ilkesi, düşüncenin hizmet etmek zorunda olduğu egemen kuvvet haline gelmiştir”.[4] Bu yeni bir ruhu yani hiçe sayılan kavramları doldurmak adına yeni bir Tanrı’dır. Yazara göre "iyi" olma, zamanın yeni bir fonksiyonu olarak şekillenir. Gelenek nesnel doğrulara duyulan inancın bir türevi iken aklın öznelleşmesi ile iyi kavramı artık yasadan türetilemez oldu. Sadece yaptıkları yasaları çiğnemiş olsalar da iyi olanla bir bağdaştırma yapmaktaydılar. Bugünkü toplumu bir arada tutan fiziksel zor ve maddi çıkar içeren kuvvetler bugün hala var olsalar da aklın biçimselleşmesi ile zayıflamışlardır.

Horkheimer “şeyleşme” kavramı üzerinden bireyciliğin ortaya koyduğu tahribatlara değinmektedir. Ortaçağda soyluların şövalyeliğe, mülke ve ruhban sınıfının Tanrı’ya adadığı hayat pragmatizmle birlikte yozlaşan yeni sermayeci anlayışta yeniden bir şekil bulmuştur. Pek çok alanda bilim, sanat ve diğer pek çok unsur belli bir zümreye ait kılınarak şeyleştirilmiştir. Bu durumda felsefe de modern düşünceye esir düşmüş olarak karşımıza çıkmaktadır. “Pragmatizm anımsamaya ve derin derin düşünmeye vakti olmayan bir toplumu yansıtır”.[5] Her şey konu ve malzeme olarak yeniden biçimlenmektedir. Bu durum bir aynılaşmayı beraberinde getirir. Çünkü pragmatizm kavrayışları eyleme dönüştürmeye çalışmaktadır. Bir rol biçme durumu bu noktada ortaya çıkar ve bireyin bu rolün niteliği hakkında düşünmesi bile faydasızdır.

Bireyin pragmatizmin ve pozitivizmin topluma kazandırdığı etkiler altında yargılama ve sorgulama gücü sönmüş vaziyettedir. İnsanlar Francis Bacon’a göre öfkeleri durumunda mizaçlarını tam olarak belli edebilirler. “Proteus'un ancak eli kolu sıkıca bağlandığı zaman biçim değiştirmesi gibi” dönüşümler ve nesnel akla devredilmiş öznel yargılar yeniden şekillenmektedir. Mutlak hale gelen öznel akıl kendi kendini yok ederek yeni örgütlenme biçimlerini meydana getirmiştir.

Çatışan reçetelerDüzenle

Horkheimer bu bölümde felsefenin bahsedilen kültürel bunalımla ilişkisini incelemektedir. Pozitivistlere bu bunalımı bir "sinirsel zayıflamaya" bağlamaktadırlar. Bilimsel yönteme güveni olmayan “yüreksiz entelektüeller, sezgi ya da vahiy gibi başka bilgi yöntemlerine bel bağlamıştır”.[6] Horkheimer ise bu güvensizliğin bir boşluk olduğunu iddia etmektedir. Pozitivizm teknokrasi ile işlemektedir. Yazara göre pozitivistler nasıl Platon’un filozofları yönetici yapmak istediyse mühendisleri somutun filozofları olarak görmek istemektedir. Ancak yazar pozitivistleri, pratiği felsefeye uyarlamak yerine, felsefeyi bilime, yani pratiğin gereklerine uyarmalarıyla eleştirmektedir.

Yazara göre, o zamanın değerlerinin çökmekte olan hiyerarşisine bir felsefi temel oluşturabilmek için geçmişteki nesnel akıl teorilerini canlandırılmaya başlanmıştır. Faşizm bunlardan sadece biridir. Faşizm aynı zamanda gizli bir öfke örgütlemesi oluşturarak bireyci anlayış içinde nesnel aklı yaratmıştır. Bu bağlamda faşizm mutlak olanı yeni felsefe ile araç kılmakta ve yapay bir amaç sunmaktadır. Bu aynı zamanda öznel akılla insani içeriklerin de boşaltılmasının bir sonucu olmuştur.

Din ve bilim ilişkisine pozitivistler pek çok açıdan eksik bakmışlardır. Yazar tarihsel kanıtları ile bu düşüncesini desteklemekte ve Katolik kilisesinin şarlatanlıklara ve bilimin arınmasına bir katkısı olduğunu ifade etmiştir. Hatta Galileo’nun papayla olan yakın ilişkilerinden söz etmektedir. Bu bilimin ruhuna her zaman dindarların karşı olduğu söylemine yazarın bir eleştirisidir. Sinir hastalıkları ve ruhsal iflaslar bireyselliğin ve öznel aklın büyük bir sorunu iken kilisenin bu sorunlarla mücadelesini örnek vermekten kaçınmaz. Bu bağlamda iki zıt kutbu birbirine vuran Horkheimer pozitivizmi ve yeni Thomasçılığı doğruluk ilkesine yaklaşımları ile ele almaktadır. Yeni Thomasçılık doğruluk için esnek bir alan bırakma vazifesini kaybetmiştir. Pozitivizm ise dogmatizm eleştirisini çok ileri taşıyarak doğruluk ilkesini kendi içinde yok etmiştir.

Doğanın başkaldırmasıDüzenle

Akıl artık karşısına çıkan her şeyi araçsallaştırarak bir indirgeme yapmaya mecbur kılınmıştır. Hayatta amaçlarını belirleme yetkisi böylelikle aklın elinden gitmiş olur. Horkheimer’e göre artık tek amaç bu yeni düzenleyici erkin faaliyetlerinin sürdürülebilirliğini sağlamaktır.  Bağımsızlaşma bu noktada kendi yazgısına terk edilmiştir.

Doğa üzerinde hakimiyet sağlama insanın üzerinde egemenliği sağlamada bir adımdır. İnsan bunu yapabilmek için yazarın ifadesiyle “kendi içindeki doğayı da boyunduruk altına alır”.[7] Birey kendisi dışındaki doğanın köleleştirilmesine katılırken bu egemenliği önce kendi içinde içselleştirmiş hale gelmelidir. Toplumun ve kurumların uyuşmazlığı bireyin iç dünyasına da yansımakta ve öznenin varoluşuna açık ya da örtülü olarak müdahale etmektedir.  Sağ kalmak güdümü amaç haline geldiğinde egonun gelişimiyle birlikte tahakkümü içselleştirdiği durum ortaya çıkar. Tahakküm ilkesi diyalektiğin bahsedilen ters dönüşü sürecinde insanı egemenlik altına aldığı doğanın bir aleti durumuna düştüğü görülmektedir.

Mimetis kavramı taklit ile özdeştirilmektedir ve psikolojik açıdan yazarın doktrininde kendine bir yer kazanır. Sanayi toplumu ve yıkıcılık arasındaki köprüyü Horkheimer bu bağlamda kurmaktadır. Uyarlama birey üzerinde çoğunluğun ve erklerin toptan olarak öykündürme faaliyetiyle gerçekleştirdiği bir durumdur. Uyum sağlamak artık birey için amaç haline gelmiş ve bireyi de araç kılmıştır. Bu durum bireysel yaklaşımın nesnel akıldan kopuşunun yanılsamasıdır. Akıl inatlaşmama ile açıklanırken bu uyum gizli şekilde tanımda yer almaktaydı. Bu süreçte bireye dayatılan mekanikleşmede dikkatini dağıtacak unsurlara karşı bir mücadele yeni zihniyetin edilgen duruma düştüğü bir haldir. Yazar bu duruma örnek olarak reklamları ele alır:

“Eski tür işadamlarının kullandığı ikna yöntemleriyle modern reklamcılığınkileri —iç bayıltıcı neon işaretleri, devasa afişler, kulakları sağır eden hoparlörler— karşılaştırmak yeterlidir. Hiçbir şeyi kutsal saymayan reklamların çocuksu sloganlarının ardında, bu lüks budalalığın masraflarını ödeyebilen sanayi şirketlerinin gücünü ilan eden görünmez bir metin durmaktadır”.[8]

Burada dikkat edilmesi gereken bireyin moda ya da kalite gibi anlayışları aslında otoriteye bağlı güvenler gibi değil tıpkı kendi öznesine ait seçimlermiş gibi algılamasındaki yanılsamalardır.

Mimetis unsuru aynı zamanda bastırılmış duyguları içinde tutmaya yol açan bir unsur haline gelmiştir. Örneğin Nazi Almanya’sında mitinglerde toplumun nefretleri ve bastırılmış duyguları ön plana çıkarıldığında kalabalıkların daha da coşkulu bir şekilde yeni otoriteye bağlandığı görülmüştür. Yazara göre Ortaçağ’da nesnel aklın cadı avlarının yerini öznel aklın ortaya çıkışında siyasal azınlıklar ve onlara yönelik yasaklar almıştır. Çoğunluk yine bir tahakküm altına girmiş ve nesnelleşen bir akılla yanılsama alanına girmişlerdir. Bu durumda “kişilik” unsuru insanlar için ortadan kalkmaktadır. Öykünmeleri aile içinde başlayan bireyler toplum içinde bastırılmış olan duygularının açığa çıkması ile ceza korkusundan arınmış olmaktadırlar. Saygıları böylece iktidara ve güce yönelmektedir ve bu bağlamda kendilerini öznel olarak var ettiklerine inanmaktadırlar.

Bireyin yükselişi ve dönüşüDüzenle

Felsefe bireyin bunalımı ile birlikte bir bunalıma girmiştir. Eğer ki insanlar üstlerini ve iktidarı altında oldukları kurum ve kişilere karşı öykünmeye alıştırılmamış olsalardı, “kişiliklerini geliştirmeye çağıran eğitim kampanyaları ve çığırtkan reklamlar”, onlara aşağılayıcı, ikiyüzlü girişimler olarak, onları sahte bir doyum içinde uyutma çabaları olarak görünürdü. Felsefe bu noktada bireyci yükselişle birlikte yeni bunalımını yaşamaktadır. Tam bir bireysellik tıpkı Homeros’un Odessia’sı gibi kurnazlık gerektiren bir iç devinimi gerektirmektedir. Aslında bu Yunan felsefesinde öznel akla karşı tutumun bir somut örneğini teşkil etmekteydi. Nesnel aklın hâkimiyeti ile felsefe üzerinde özgürlüğü yeniden tanımlamaya gerek duymamaktaydı. Örneğin Sokrates’in yargılanması yazara göre tarihte “bireysel vicdanla devletin, idealle gerçeğin arasında bir uçurumun belirmeye başladığı anı temsil eder”.[9] Bugün ise felsefe, insanın iç dünyasında bir avunumun bulunması çabasını andırır.

Herkesin kendine döndüğü alanda bireysellik yazara göre zedelenmektedir. Sıradan insan siyasete karışmaktan vazgeçtiği zaman toplum orman kanunlarına geri dönmekte, bu da bireyselliğin son kalıntılarını yok etmektedir. Çünkü toplumdan mutlak olarak kopmuş bir birey anlayışı aslında yanılsamadan ibarettir.

Modern çağın sorunlarından biri, bireyin tek ölçütü ve varlık nedeni olan etkinliğin de bir rol biçme tutkusudur. Yazar bunu "çocuklardan biri olma" yeteneği olarak açıklamıştır. Kuvvetli görünmek, başkalarını etkileyebilmek, kendini iyi "satabilmek", gerekli ilişkileri kurmak...” Bu bazda misal olarak kamuoyu yoklamaları, düşünsel varoluşunun tamamını kucaklayabilir hale gelmiştir. Birey hayatını birkaç soruluk anketlere sığdırabilmiş vaziyete gelmiştir. Kitlelerin putlaştırdığı şeyler ve insanlar ise aslında kendi reklam kampanyalarının ürünü, kendi fotoğraflarının büyütülmüş biçimine dönüşerek toplumsal süreç içindeki birer fonksiyona dönüşmektedir.

Felsefe kavramı üzerineDüzenle

Kitle şımartılmış çocuklar gibidir. Bireysellikten yoksun bırakılmış kitlelerin hoşuna giden ideolojiler baskının bir dışa vurumu ile tekabül etmektedir.  Dil bu noktada önemli bir araç sayılmaktadır. Bu sebeple felsefe, artık “dilin fısıltıya dönüşmüş tanıklığına daha duyarlı olmalı ve dilin içinde korunmuş yaşantı katmanlarını kurcalamalıdır”.

SonuçDüzenle

Nesnel akıl bir hiyerarşiyi tekâmül etmekte ya da hiyerarşi ile birlikte doğmakta ve gelişmektedir. Bu aynı zamanda toplumun bir kesiminin ortaya koyduğu bir uzlaştırma olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsanın varoluşu, öz çıkarı ve varlığın korunması ile başlayan süreç aynı zamanda düşünüşün toplum ve birey arasında bir ortaklaşma sürecine girmesini sağlamaktadır. Horkheimer aklın öznelleşmesi ile biçimselleştirilmesini eş anlamlı olarak kullanmıştır. Aydınlanma ile bireyin akıl yoluyla tercihleri üzerinde bir egemenlik kurması ve kendini bağlayan ve kendinin dahi farkında olmadan kendisini oluşturan toplum üzerinde hakimiyet kurmuş yapılanmalardan –örneğin Platon’un Devlet ideali, kilise dogmaları ve skolastik düşünce yapıları gibi- arınması ise öznel akıldır. Ancak aklın öznelleşmesi süreci de tarihsel olarak incelendiğinde yeni nesnel aklın kurbanı haline gelmiştir. Öznel aklın galibiyeti yazarın yaşadığı zaman ve coğrafyalarda hezimete uğramıştır. Öznel akıl pragmatik düşünce ile yükselmiş amaçların değerinden soyutlanmış hale gelmiştir. Böylece bireyin kararları aklının dışındaki etmenlere bağımlı hale gelmektedir. Akıl tercihlerden tekrar arınmıştır.


[1] Max Horkheimer, Akıl Tutulması (The Eclipse of Reason), 4. Basım, Metis Yayınları, İstanbul 1998, ss. 62

[2]Horkheimer, age, ss. 70

[3] Horkheimer, age, ss. 70

[4] Horkheimer, age, ss. 74

[5] Horkheimer, age, ss. 84

[6] Horkheimer, age, ss.  94

[7] Horkheimer, age, ss. Ss 120

[8] Horkheimer, age, ss. 124

[9] Horkheimer, age, ss.  149