Kırım Soneleri

Kırım Soneleri, Adam Mickiewicz'in 1825 yaz ve sonbaharında Kırım Yarımadası'na yaptığı yolculuğu anlatan 18 soneden oluşan dizedir. Soneler 1825-1826 yıllarında yazılmış ve 1826'da Odessa Soneleri ile birlikte Moskova'da yayımlanmıştır. Soneler, Polonya edebiyatındaki ilk sonelerdir ve bu yapıttan sonra dönemin yazarlar arasında soneler serisini başlattı. Soneler, Johann Wolfgang von Goethe'nin West-östlicher Divan'ndan bir slogan içerir (Şairi anlamak isteyen memleketine gitmeli) ve Kırım'daki seyahat arkadaşlarına ithaf edilmiştir.[1]

Sonnetlerin baş sayfası

Tarihsel temelDüzenle

Ekim 1823'te Mickiewicz, gizli siyasi birliklere katılmaktan dolayı hapse atıldı. Bir yıl hayatının 4,5 yılını geçireceği Rusya'da sürgün. O zamanlar Rusya'daki kültürel yaşamın merkezleri olan St.Petersburg, Odessa, Moskova gibi şehirlerde yaşadı. Bu yıllar yeteneğinin en parlak dönemiydi ve Mickiewicz'e dünya çapında ün kazandırdı. St.Petersburg'da Mickiewicz, benzer düşüncelere sahip olduğuDecembrists ile hızlı bir şekilde ortak bir zemin buldu. Temmuz 1825'te Mickiewicz Kırım'a bir gezi yaptı. Kırım'ın güzelliğe hayran kalarak Kırım sonelerini yazmaya karar verdi.[2]

İçindekilerDüzenle

 
Mickiewicz'in tablosu

İtalyan tarzı sonelere ve betimleyici bir şiire dayanan Kırım soneleri, Byronik kahraman ile karakterize edilen Hacı'nın (Lehçe'de Pielgrzyma) Kırım Yarımadası'nda karşılaştığı Doğu kültürüne olan hayranlığı ile memleketine duyduğu özlem arasındaki karşıtlığı tasvir ediyor. Eserde iki ana karakter bulunmaktadır: Hacı ve Mirza. Hacı'nın duyguları vatanına (Polonya'ya) ve vatanındaki sevdiklerine duyulan özlemin hakimiyetindedir. Oryantal kültür ve doğa onu memnun ediyor, ancak ülkenin hafızası diğer deneyimlerden daha güçlü. Hacı'nın enkarnasyonlarından biri, acı ve karmaşık bir geçmişe, bilinçli yabancılaşmaya ve yalnızlığa sahip olmasına rağmen dünya hakkında merakını sürdürmektedir.[3] Hacı, muhteşem Kırım manzaraları, görkemli dağlar, fırtınalı deniz, Kırım gecelerinden büyülenirken, arka plan da yalnızlığın getirdiği üzüntü ve yalnızlık içerisindedir. Mirza ise asil bir Türk aileden geliyor. Avrupalılar için gizem dolu ve heyecan uyandıran Doğu, Mirza için heyecan uyandırmaz. Çünkü yıllardır bu kültürün içerisinde bulunmaktadır ve bu nedenle Doğunun tehlikelerini de bilmektedir. Mirza, Hacı'nın kendisini neyin beklediğini bilmeden uzak egzotik diyarlara doğru yolculuk ederken ona sempati duyarak rehberlik eder. Ona ortalama bir yolcunun erişemeyeceği yerleri ve manzaraları gösterir. Hacı bu macera dolu yolculuğu cahil genç adam olarak değil, aktif bir yaşamın parçası olarak yapar. Ve yolculuğu sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda ruhsal olarak da zenginleştirdi. Yolculukla Hacı, yabancı bir ülkenin güzelliğini keşfettikten sonra, anavatanına değer vermeyi öğrendi. Mickiewicz'in sonelerinde doğa motifi, insan ruhundan ayrılamaz.[4] Denizle düşünceler arasında, güçlü bir ruhla yelken arasında bir paralellik vardır. Yarımadanın kendine özgü doğası ve tarihi değeri olan yerler, şairi derin felsefi yansımalara teşvik etti.[5][6] Mirza ve Hacı'nın en büyük ortaklığı vatanlarının işgal altında olmasıdır. Her iki karakter de farklı bir dünya görüşü, kültür ve güzellik algılarına sahiptir. Ancak eserde bu farklılık birbirini dışlamadığı gibi birbirini mükemmel bir şekilde tamamlayan unsurlar olarak ele alınır. Hacı'nın sözleri, Doğu'nun sırlarını bilmek isteyen bir adamın zevkini, korkusunu ve şaşkınlığını ifade ediyor. Ve Mirza, yıllardır yerel dünyaya aşina olan bir adam olarak bu açıklamaları tamamlıyor. Bunun sayede okuyucu Oryantal manzaraları, insanların kültürünü ve geleneklerini iki farklı açıdan tanıyabilme imkanına sahip oluyor. Kitapta geçen Hacı karakteri aslında öz yurdundan koparılarak gurbet özlemi yaşayan yazarın kendisidir. Eser, Pers mitolojisine, İncil'e ve İslam'a oldukça atıfta bulunur.[7]

Fırtına sonnesiDüzenle

Otobiyografik motifler "Fırtına" sonesinin temeli olarak alınır. Bir deniz yolculuğu sırasında Mickiewicz fırtınaya yakalandı. O kadar güçlüydü ki kurtuluş umudunu yitiren herkes ölümü bekledi. Mickiewicz'nin yaşadığı bu anı bu sonenin temeli oldu. Romantiklerin en sevilen imgelerinden biri olan fırtına, sembolik bir anlam vardır. Karşı konulamayacak bir unsurdur: yelkenler kırılır, kükrer ve Rahatsız edici sesi vardır. Fırtına esnasında güneş ve umutlar da kaybolur. Ancak gemide genel havaya uymayan bir kişi vardır, sanki fırtına onu hiç ilgilendirmiyormuş gibi etrafta olup biteni izler gibi görünür. Ortak bir talihsizliği bile birleştiremediği bir grup insan arasında tek başına fırtınanın üstesinden gelir, çünkü umudunu kaybetmemiştir.

KaynakçaDüzenle