Kullanıcı:Iggydarsa/Deneme3

ÖnsözDüzenle

Bir zamanlar İbrahim adında bir adam vardı ve Ur şehrinde yaşamaktaydı. Tanrı ona gelip şehri terketmesini söyleyince Mezapotamya'da Haran'a oradan Kenan topraklarına gitti. Varlıklı bir çoban olduğundan uşakları vardı. Kenan'da Tanrı ona ve nesline bu toprakları vadetti. İbrahim de her konuda Tanrı'ya buyruk olacağına söz verdi. Karısı Sara doksan yaşındayken İshak'ı doğurdu. İshak'ın Esav ve diğer adı İsrail olan Yakup isimli iki oğlu oldu. Yakup'un oniki oğlu oldu. Bu oniki kardeş, İbraniler olarak bilinen İsrailoğulları'nın atalarıydı. Yakup ve oniki oğlu Mısır'a gitti. Bir zaman sonra köleleştirildiler. Bundan dört asır sonra Yehova onları kurtarmaya karar verdi. İki milyon nüfuslu İbraniler Mısır'dan kalkıp Vadedilmiş Topraklar'a hareket etti. Yolda, Yehova'nın dağı olan Sina Dağı'nda durakladılar. Burada, Yehova onlara uymaları için kurallar verdi. Çölde geçen kırk yıl sonra Kenan'a vardılar ve Musa öldü. Veliahtı Yeşu önderliğinde İbraniler, Şeria Nehri üzerinden geçip Kenan topraklarını bir kerede fethettiler. Bu topraklara yerleşen İbraniler, Kenanların tanrılarına tapmaya başladı. Buna kızan Yehova, Filistleri İbranilerin üzerine saldı. Bir zaman sonra Davud önderliğinde birleşen İbraniler Filistleri yenip bağımsız bir ulus oldular.

Her ne kadar yukarıda anlatılan hikâye tanıdık ve ilham verici olsa da bunda büyük bir sorun vardır: Bu hikâye doğru değildir. Ahit dışında, ne bu hikâyedeki kişiler ne de olayların varlığıyla ilgili bir kanıt vardır.

MÖ 1800'lerde yaşadığı iddia edilen İbrahim'in hikâyesinde anlatılanlar, bu dönemden çok, yazıldığı dönem olan MÖ 700'lerle daha çok alakalıdır.

Ahit yazarlarına göre Yehova ve Yahudi halkı başlangıçtan beri beraber olmuşlardır fakat gerçekte, Yehova'nın İbraniler için popüler bir tanrı olması çok sonraları gerçekleşmiştir.

Erken İsrail tarihi, politeizmin rahatlık içinde yaşanıp uygulandığı bir dönemdi. Yehova diye bir tanrı vardı fakat panteondaki tanrılardan sadece bir tanesiydi ve İbranilerin ilgisini çekmek için diğer tanrılarla yarış içindeydi.

BaşlangıçDüzenle

Yahudilerin belirgin bir başlangıcı yoktur. Etrafındaki yerler ve halklardan bağımsız bir unsur değillerdi. Her erken uygarlığın evi olan Batı Asya'nın çocuklarıydılar. Çölün çocukları, kültürlerinde göçebelik, kuzu ve keçi olan Samilerdi.

Yahudiler yoktan varolmadılar. Aynı diğer ulusların varolmasında etkili olan karışık bir düzenin ürünüydüler. Yahudiler baş gösterdiğinde, Yakın Doğu'da halihazırda Mısırlılar, Sümerler, Babilliler ve Asurlular mevcuttu. Bu ulusların köklü ve güçlü kültürleri vardı. Etrafındaki küçük uluslarda bu kültürleriyle iz bıraktılar. Üzerinde iz bıraktıkları topluluklardan biri de Yahudilerdi.

TarımDüzenle

Yüz küsür bin yıl öncesinde homo sapienler Afrika'daki evlerinden çıkıp Avrupa ve Asya'ya göç ettiler. Yaklaşık onbin yıl önce de bu homo sapienler tarımla uğraşıp yemek üretmeye başladılar. İklimdeki değişiklik ve avcılık, büyük memeli hayvanların neslini tüketince tarımın icadı kaçınılmaz oldu. Çiftçilik, toplayıcılıktan farklıydı.

Çiftçilik, kendini iki farklı yönde gösterdi. Bunlardan ilki tarımdı; insanlar kendi yemeğini topraktan tedarik ediyordu. Diğeri ise hayvancılıktı; memeli hayvanlar ve kuşlar evcilleştirilip etinden yararlanılıyordu.

Her iki tür çiftçilik de bu işle uğraşanların yaşam tarzını etkileyip değiştirdi. Yemek bittikçe yapılan avcılık, yerini yerleşik hayata, düzenli iş saatlerine ve düzenli öğün tüketimine bıraktı. Gıda üretimindeki yüksek artış beraberinde nüfus artışını da getirdi. Savunma ve yardımlaşma amacıyla köyler oluştu.

Tarım ve hayvancılığın insan gücüne ihtiyacı vardı ve insan gücü tedarik etmenin en ucuz ve kolay yolu çocuk sahibi olmaktı. Çocuk sahibi olmak tarım hayatının vazgeçilmez bir unsuru haline geldi.

Gıda üretimine alternatif gıda hırsızlığıydı, bu da savaşın temellerini oluşturdu. Profesyonel savaşçılar ortaya çıkmaya başladı. Bu durum, tarım teknolojisiyle savaş teknolojisinin yan yana gelişmesine sebebiyet verdi.

Savaşlar, tarım dünyasını değiştirdi. İnsanlar fethedenler ve fethedilenler, söz sahipleri ve işçiler, toprak sahibi ve çiftçiler gibi sınıf farklılıklarıyla tanıştılar.

Aileler birleşip klanları, klanlar birleşip kabileleri oluşturdu. Gerek ofansif gerek defansif açıdan aileden daha büyük sosyal birimlere ihtiyaç vardı. Bu sosyal birim genişledikçe aile babaları ağalara, ağalar kabile reislerine, reisler krallara dönüştü. Klanlar birleşince, bir "aile bağı" kurmak için kendilerine hayali bir ata yarattılar.

Tarımsal varlık arttıkça, yemeğin çokluğundan insanların hepsinin tarım ile uğraşmasına gerek kalmadı; bunun yerine zanaatla uğraşıp çömlek, elbise, mobilya ve tuğla ürettiler. Artan nüfusun baskısıyla kaleler şehirlere dönüştü.

Ticaretin artmasıyla kayıtların tutulabilmesi için yazı sistemi gelişti. Böylece sözler görsel bir hal aldı.

DinDüzenle

Atalara ibadet etmek dinin başlangıcıydı. Ölü ataların hayaletsi bedenleri, yaşayan ruhlara dönüştüler. Bu atalar, nesillerini ihmal etmediler. Aynı insanlar gibi, ilgi ve saygı istiyorlardı. Ataların ruhları tenkitçi, ödüllendirici, ihmal edildiğinde ise intikam alıcıydı. Ataları mutlu etmek, ebeveyni mutlu etmek gibiydi; korku ve sevginin karışımıydı.

Ata ruhların dünyası, doğayı dostane ve dostane olmayan ruhlar topluluğuna çevirdi. Zamanla sayıları ve anonimlikleri arttı. Her yer ve olay bu ruhlardan biriyle bağdaştırılıyordu. Hayatta kalmak için bu ruhların lütfunu kazanmak şarttı.

İstilacılar ve fatihler beraberinde kendi atalarının ruhlarını da getirdi. Fethedilenlerin ata ruhlarının rütbeleri inerken, fethedenlerin ata ruhları değerli hale geliyordu ve bazen tanrılaşıyordu.

Eğer doğa bir hükümetse, tanrıların da bu hükümette kendilerine has görevleri vardı. Bunlardan en önemlisi, insanlar, hayvanlar ve bitkiler için değerli olan bereket tanrılığıydı.

Aynı ebeveynler gibi, tanrılara yemek ve mekan sunulup saygı duyulmalıydı. Tanrıların yemeği kurban, mekanları tapınaklardı. Onurlandırılmaları için ise ibadet etmek gerekiyordu. Tanrıların hizmetlileri rahip oldular. Yerleşim birimleri büyüdükçe tanrıların kudreti de artmaktaydı. Anne ve baba tanrılar yerlerini kral ve kraliçe tanrılara bıraktılar.

Mabetler türbelere dönüştü. Tanrıları ziyaret etmek için uzak diyarlardan hacca gelinmekteydi. Türbenin etrafı pazarlarla doldu ve tapınağın bulunduğu yer şehirleşti. Umumi ve hususi varlıkların çoğu bu türbelerdeki tanrılara ve onların hizmetlileri olan rahiplere veriliyordu.

Rahipler, güç ve statü elde etmek için savaşçılarla mücadele ettiler. Bazen bu iki rol birleşip Rahip-Krallar doğdu. Bazen bu kişiler tanrılar ile insanlar arasında köprü oldukları için ibadet edilmeye layık görülüyorlardı. Tanrılara sununlan ibadetler daha çok zaman almaya başladı. Aynı şekilde, sunulan varlıklarla da rahipler gittikçe zenginleşti.

Din, beraberinde yeni meslekler getirdi. Rahipler, tanrının evine göz kulak olup onlara yemek sunuyordu. Peygamberler tanrıların sözleriydi; tanrıların mesajlarını halka, halkın taleplerini tanrılara ulaştırıyordu. Azizler ve kutsal kişilerin ilahi güçleri vardı ve mucizeler yaratabiliyorlardı. Fakihler, tanrıların sözlerini kaleme alıyordu. Aktörler ve dansçılar, dini kutlamalarda gösteri yapıyor; şairler, ressamlar, heykeltraşlar ve müzisyenler, kendi branşlarına göre tanrıların ihtişamını halka sunuyordu. Zaman geçtikçe insanlar, tanrılara hizmet sunmak için dünyaya getirildiklerine inanmaya başladı.

Eğer insanoğlunun ana amacı hayatta kalmaksa, bunu başarmanın tek yolu dindi.

Şehirleşme ve SivilleşmeDüzenle

Yaklaşık altı bin yıl önce, gerek savunma amaçlı kaleler gerekse cennetteki tanrılara yakın olmak için mabetler tepe başlarında inşa edildiğinden, ilk şehirleşmeler bu tarz coğrafi bölgelerde başladı.

Sivilleşme, şehir kültürüdür. Herkesin kendi yemeğini üretmesine gerek kalmadığından çiftçiliğin yanı sıra yeni meslekler ortaya çıkmaya başladı. Bu meslekler arasında üst sınıf olan savaşçılar ve rahipler, orta sınıfta zanaatkarlar ve tüccarlar bulunmaktaydı. Alt sınıfta ise uşaklar, köleler ve istenmeyen fakir dilenciler yer alıyordu. Şehirler, akümüle varlığın merkezi olduğu için gelişimin kaynağı da buradaydı. Akümüle varlığın dağılımı halk arasında eşit değildi; varlığın çoğu savaşçılar ile rahiplerin kontrolündeydi.

Şehir devletler ya fetihler sonucunda ya da düşmanlara karşı savunma amaçlı kurulan koalisyonlarla yaratılıyordu. Fetihler, yeni bir sayisi birim olan ulusları yarattı. İnsanlar farklı kimlikler geliştirdiler. En güçlü kimlik yerel olanıydı fakat zamanla daha geniş kapsamlı kimlikler gelişmeye başladı.

Ticaret geniş kapsamlı kimlikleri tetikledi. Karavanların şehirden şehire gitmesiyle kimlikte çeşitlilikler baş gösterdi. Ticaret, savaşa alternatif barışçıl bir yoldu.

Metal çağıyla birlikte hem araçlar hem de silahlar daha dayanıklı hale geldi. Gümüş, altın ve demir gibi metal varlıklar, halihazırdaki tahta ve taş varlıklara eklendi. Fakat, gelen her yenilik, ataların ruhlarının direnişiyle karşılaştı. Din, özünde muhafazakardır. Ataların ruhları sadece taşları biliyordu bu yüzden metale şüpheyle yaklaştılar. Ataların ruhlarının memnun edilebilmesi için, gelen her yeniliğin "eski" olduğu ispatlanmalıydı.

İklimdeki radikal değişiklikle buzlar çekilmeye başladı. Yaş olan yerler kurumuş, yeşil dünya çölleşmişti. Toprakların çoğu, inanlar için yaşanılmaz hale gelmeye başladı. Fakat bazı yerlerde durum farklıydı. Dicle ve Fırat'a yağmur yağdığı zaman sular taşıyor, kanalize edilen sularla kuru toprak verimli çamura yani çiftçiler için bir Cennet Bahçesi'ne dönüşüyordu.

Tarımdan önce, avcılıkla uğraşan insanlar, mağaraların verdiği güven duygusuyla dağlarda yaşıyordu. Fakat, iklimin kurumasıyla hayvanların sayısında azalma başlayınca insanlar dağlardan inip daha güvensiz olan ovalara yerleşmeye zorlandılar. İlginç bir şekilde, çölleşme, tarım kültürünün başlangıcı oldu.

Nil nehri, Temmuz aylarında taşar, yakaların iki tarafına doğru 1.5 kilometrelik kuru toprağı verimli çamur haline getirirdi. Oluşan bataklıksı delta, tarımın gelişimi için bir mekan haline geldi. Çölün zor şartları, avcı ve toplayıcıları çiftçi yapmaya zorladı.

Verimli bir başka bölge ise Şeria Nehri'nin etrafıdır. Tektonik kayaların birleştiği yer olan Şeria Nehri'nde bir zamanlar Hayfa'dan (Şeria Nehri ve Ölü Deniz üzerinden geçen) Kızıldeniz'e kadar ulaşan su kanalı bulunmaktaydı. Bazı uzmanlara göre Ürdün Vadisi tarımın ilk başladığı yer ve Eriha ilk şehirdir.

Kuzeydeki Anadolu dağlarından, doğudaki İran dağlarından ve güneydeki Arabistan ve Etiyopya dağlarından insanlar, Nil, Dicle, Fırat ve Şeria nehirlerinin bulunduğu vadilere yerleşti. Dilsel ve etnik olarak bağları bulunan bu halkar zamanla klanlar ve kabileler ve ardından uluslar oluşturacağından bihaberdi. Savunmasız bu gruplar zamanla ortak ata ve tanrılar yaratıp kendilerine dost ve düşman edindiler; toprakları işleyip şehirler kurdular; milli kimlik duygusu geliştirdiler.

MısırDüzenle

Kökenleri güney Arabistan'a dayanan, Doğu Afrika dağlarında yaşayan klan ve kabilelerin bazıları daha yeşil olan Batı Afrika'ya, bir kısmı da Nil nehrini takip ederek kuzeye doğru yol aldı. Nil deltasında Batı Asya'dan gelmiş insanlar halihazırda mevcuttu. Hamilerin kafatasları dar, gözleri badem şeklinde ve tenleri kahverengiydi. Deltada yaşayanların ise kafatasları daha geniş, gözleri yuvarlak ve açık tenliydi.

Yukarı Mısır'da (Mısır'ın güneyi; Mısır'ın kuzeyine "Aşağı Mısır" denmektedir) halk nehir kenarında yaşıyordu ve kabileler alt alta dizilmişti. Suyun kontrolünü ele geçirebilmek için bu kabileler sürekli çatışıyordu. Fakat, hem kuzeydeki delta halkından gelecek olası tehlike hem de savaş ve ekonomik ihtiyaçlar nedeniyle kabileler arasında birleşme sağlandı ve tek lider altında toplandılar.

Klanlar atalarını şahin, ibis, inek, timsah ve kedi gibi hayvanlarla bağdaştırıyordu, dolayısıyla tanrılarını da bu şekillerde yarattılar. Dinde, ölüler kültü egemendi, özellikle tanrısal vasıflar atanan eski firavunlara ibadet ediyorlardı. Firavun hem bir savaşçıydı hem de ilahi bir rahip. Bu nedenle din ve ulusçuluk birbirlerinden ayrılmaz iki parçaydı.

MÖ 3000 ila 2000 yılları arasında başarılı tarım beraberinde savaşçı ve rahiplerden oluşan üst sınıfı oluşturdu. Yıllık seller kanalize edilip tarıma elverişli hale getirildiğinden gıda bolluğu vardı ve insanlar başka mesleklerle uğraşabiliyorlardı. Maden çekmek için madencilik, savaş için askerlik ve zenginler için öğretmenlik meslekleri doğdu.

MÖ 2000'lerde Mısır'ın istikrarı hem iç ayaklanmalarla hem de dış istilalarla bozuldu ve hükümetin merkezi gücü sarsıldı. MÖ 1650'lerde Batı Asyalı Samilerin Aşağı Mısır'ı istila etmesiyle Mısırlılar kendilerini yabancı bir kültürün buyruğuna girmiş buldu. Bu etkileşim sonucunda Mısırlılarda milliyetçilik ruhu ve çoban kültürüne karşı olan nefret yükselişe geçti.

Mısırlılar çiftçi ve tarımcıydı, elbiseleri sazlıklardan yapılmış ketenlerden oluşuyordu, ana yemekleri ekmek olan Mısırlılar genelde vejeteryandı. Ayrıca saçları traşlıydı. İstilacı Samiler ise çok farklıydı. Kıyafetleri koyunlarındaki yünlerden yapılmıştı, genel öğünleri etti ve kafaları saç ve sakal doluydu. Bazı kültürler "kıllı" kültürlerdir. Erkeksi saç yüceltilir ve hatta bazen doğa üstü güçler atfedilirdi (bkz. Samson hikâyesi - Hakimler 15-16). Mısırlılar ise saçsızdı; bu tip ikilikler Mısırlıların Samilere karşı antipati doğurmasına sebep oluyordu. Samilerin Mısır'ı fethetmeleri de Mısırlıların nefretini arttırdı.

Mısırlıların en güçlü dönemi olan MÖ 1570 ile 1200 yılları arasına Samiler kovuldu ve orduları İsrail ve Suriye'ye kadar genişledi. MÖ 1500 ve 1100 seneleri arasında Batı Samiler Mısır yörüngesindeydi. İmparatorluğun merkezi, bugünkü Teb olan No-Amun şehriydi. Milli gurur, No-Amon'un şehir tanrısı olan Amun'u tanrıların lideri yaptı ve tektanrıcılığa giden yol açıldı.

HamilerDüzenle

"Hami" kelimesi, dil bilimciler ve antropologlar tarafından, Tevrat'ta Mısırlıların atası olduğu belirtilen Nuh'un ikinci oğlu Ham baz alınarak yaratılmıştır. "Hamiler", Kuzey Afrika'daki kabile ve ulusların geneli için kullanılan bir terimdir.

MezopotamyaDüzenle

Dicle ile Fırat arasındaki bölge olan ve Mezopotamya olarak adlandırılan verimli düzlük, uzun bir süre insansızdı. İnsanlar, verdiği güvenceyle kuzeydeki dağlarda yaşamayı tercih ediyordu, fakat ısınan gezegen herşeyi değiştirdi. Güneydeki düzlükler MÖ 10.000'lerde insanların yerleşmesi için gayet davetkardı. Tarım burada doğdu ve insan nüfusu arttı.

Mısır'ın birleşip güçlenmeye başladığı dönem olan MÖ 3000'lerde Mezopotamya'da, doğudaki dağlardan geldiklerine inanılan Sümerler yaşamaktaydı. Sümerler, birçok bağımsız klan ve kabilelerden oluşmasına rağmen bu kabilelerin ortak dili ve ataları vardı. Din, kültürlerindeki en baskın öğeydi. İlk şehirleri türbeler etrafında kuruldu. İlk liderleri rahiplerdi. Öncelikleri tanrılara ibadetti. MÖ 2800'lerde kabilelerden şehir devletler kuruldu. Her şehrin merkezinde, şehir tanrısına ait mabet vardı. Ana sorumlulukları tanrıyı beslemek ve ona ibadet etmekti; baş rahip aynı zamanda şehir lideriydi.

Zamanla, tanrıların siyasi itifak kurdukları hayal edilerek şehirler arasında dini itifak kuruldu. Böylece panteon kurulmuş oldu. Her bir şehir tanrısı, dünya yönetiminde kendine özel bir rol üstlendi. Tanrıların uzmanlık alanları arasında güneş, ay, dünya, gök, yeraltı ve verimlilik bulunuyordu. Şehirlerin federasyon kurması, kendi aralarındaki çatışmaları engellemeye yetmedi. Çatışmalarda bazı şehirler yenilirken bazıları da ön plana çıktı; buna paralel olarak, bu şehirlerin tanrıları da, ilahi hiyerarşide bazen düşüp bazen yükseldiler.

Sümerlerin Mezopotamya'ya yerleşmesinden kısa bir süre sonra, kökleri Batı Arabistan olduklarına inanılan Samiler, güney ve batıdan Mezopotamya'ya girdiler. Samiler, çobanlık ve et çiftçiliğiyle uğraşan göçebe bir halktı. Samiler, güneydeki Sümerli komşularının kültürlerine adapte oldular, tapınak şehirler ve ardından şehir devletler kurdular. Uzun yıllar sonra Sami bir şehir olan Akatlar güçlenip Mezopotamya'da küçük bir imparatorluk kurdular. Akatça, Batı Asya'nın idari ve ticari dili oldu.

Eski güçlerini tekrar ele geçirme arzusuyla, Samilerden edilen nefretin verdiği kuvvetle ayaklanan Sümerler, kısa bir süreliğine de olsa Ur şehrinde tekrar canlandılar. Fakat Sümerler gerekli kudrete ulaşamadan, kıtlık nedeniyle Akdeniz etrafından kaçan Samilerin istilasıyla karşılaştılar. Bu Samiler, "Batılılar" anlamına gelen Amorilerdi. MÖ 1800'lerde Sümerler ve Akatlara karşı üstün olan Amoriler, Sümer ve Akat tanrılarına Amorice isimler verdiler. Amoriler, yeni merkezi bir şehir kurdular ve bu şehire "tanrıların kapısı" anlamına gelen Babil ismini verdiler.

Semitik doğu Amoriler ve Akatlar ile Sümerler, Babilliler diye anıldılar. Babil'in tanrısı, tanrıların kralı oldu; adı Marduk, karısı İştar ve oğlu Tammuz teslisi oluşturuyordu.

Gelişen Babil dünyasında sosyal sınıf farklılıkları, özel mülkler ve iş anlaşmaları beraberinde yazılı kanunu şart kıldı. Bilinen en eski ve en meşhur kanunlar dizisi Babil kralı Hammurabi'ye (MÖ 1728 - 1686) atfedilir. Hammurabi kanunlarıyla Tevrat'taki Ahit Kodu (Çıkış 21-23) arasındaki benzerlikler yadsınamaz derecededir.

Doğudaki dağlardan gelen istilacılar Amorilerin devletini yıksa da, iki bin yıldır gelişen kültür, dil ve dini korumaya devam ettiler. Amorilerden istilacılara miras kalanlar arasında sulama sistemi, surlu şehirler, savaşçı aristokrasi ve ruhban sınıfı bulunur. Akatça resmi iletişim dili olarak kullanılmaya devam ederken Sümerlerin kimliği zamanla yok olup yerini Samilere bıraktı.

Akat kültürü Dicle üzerinden kuzeye doğru yayılırken, Amorilerin Babil devletinin güçsüzleşmesini fırsat bilen Asur şehir devleti ön plana çıktı. Bu şehir devletinin halkına Asurlular denmekteydi. Bu sırada gerçekleşen ikinci bir gelişme de batılı Samilerin istilasıydı (MÖ 1100). Amoriler, yerini batıdan gelen Samiler olan Aramilere bıraktı. Aramilerin dili Amorilerin diline benzemekteydi. Doğu Aramiler Kildani'ydi ve Ur şehri dahil olmak üzere eski Sümer topraklarının büyük bir kısmını ele geçirmişlerdi. Bütün bunlar yaşanırken Asurluların tanrısı Aşur, Mezopotamya'nın en büyük tanrısı oldu. Savaş ve çiftçiliğin yanında din, halkın ana aktivitesini oluşturuyordu.

Yahudi halkı ortaya çıkmaya başladığında Sümerler ve Amori Babili güçlerini yitiriyor, Asurlular ve Kildaniler ivme kazanıyordu.

SamilerDüzenle

Samiler, kökleri Batı Arabistan'a dayanan etnik ve dilsel bir gruptu. Zor çevre koşulları yaşam ve kültürlerini haşin kılıyordu. Su sebebiyle sürekli çatışma halindeydiler. Kuraklık, Samilerin dalgalar halinde göç etmesine sebep oldu. İlk göç dalgasında, Güney Samiler Güney Arabistan'a ve Etiyopya'ya göç ettiler. İkinci göç dalgasında, Doğu Samiler Mezopotamya'ya yerleşip Akatlaştılar. Ardından Akatlar önce Babillileşti sonra da Asurlulaştı. Batı Samilerden oluşan üçüncü göç dalgasını, Suriye'ye yerleşen Amoriler, Kenanlar ve İbraniler oluşturuyordu. Dördüncü göç dalgasıyla Kuzey Samiler Kuzey Suriye'ye ve Mezopotamya'ya yerleştiler; bu kişiler Aramileri ve Kildanileri oluşturuyordu. Yurtlarında kalan Samilere ise bugün Araplar denmektedir.

Babil TanrılarıDüzenle

Babil dini Semitik bir dindi. Şehir tanrıları olarak başlayan Sümer tanrıları Babil panteonunda çeşitli roller üstlendiler:

  • Anu: Yaratıcı tanrı
  • Enlil: Rüzgar tanrısı
  • Ea: Su tanrısı
  • Nana: Ay tanrısı.

Samiler bu tanrılara güneş tanrısı olan Şamaş'ı ve bereket tanrıçası İştar'ı ekledi. Babil şehir tanrısı Marduk ise panteondaki tanrıların kralıydı.

HititlerDüzenle

Bugün Türkiye'nin bulunduğu topraklarda, teknolojik devrimin mekanı olan Hititler yaşamaktaydı. İşledikleri demir, savaş ve tarımda kendilerini komşularına kıyasla bir adım önde tutuyordu. Hititlerin ırkı ne beyaz, ne Sümer, ne de Samiydi. MÖ 1800'lerde Balkanlardan gelmişlerdi. Kökleri, Yunanlara, Latinlere ve Slavlara daha yakındı.

Demir kaynaklarının ve savaşçı geleneğin verdiği ilhamla savaşçı aristokrasi bir imparatorluk ve ihtişam istiyordu. Hititlerin düşmanları, doğuda Asurlular ve beyaz ırklı Hurriler, güneyde Amoriler ve onların gerisindeki Mısırdı. Mısırla girdiği savaşta, Mısır'ı Kadeş'te püskürttükten sonra doğu ve güneye ilerleyip Babil'e kadar ulaştılar.

Ege'de oluşan topluluklar arasında, Hitilerin kuzeni Frigyalılar, Hititlerin hükümetini ve varlıklı ekonomisini yıktı; binlerce kişi evlerini terketmek zorunda kaldı. MÖ 1180'de, Hititlerin başkenti Hattuşaş yanıp yok olunca kaos dönemi başladı.

Hint-Avrupalıların Yakın Doğu'ya girişi genelde Balkanlar üzerinden olmuştur. Suriye'nin semitik kıyıları batıdan gelen Hint-Avrupalıların saldırıları altındaydı. Deniz kavimlerinin patlak vermesi en nihayetinde iki İbrani devletinin kurulmasına giden yolu açtı.

Hint-AvrupalılarDüzenle

Hint-Avrupalılar, Avrupa'nın hemen hemen tamamının ve İran ile Kuzey Hindistan halklarının büyük bir bölümünün atasıdır. Medler ve Persler, Mezopotamya'daki Sami dünyasının doğusunda yer alıyordu. Hint-Avrupalıların çoğu Avrupa'ya doğru ilerlese de bir kısmı Kafkasya ve Balkanlar üzerinden Yakın Doğu'ya yaklaştı; bu halklardan ilki Hititlerdi. Böylece Samilerin kuzeyde aşılması zor bir düşmanları oldu.

SuriyeDüzenle

Hititler ile Mısır arasında kalan, Yahudilerin doğduğu antik coğrafi bölgeye Suriye denmekteydi. Bu bölgenin ismi, bugünkü Suriye devletiyle karıştırılmamalıdır çünkü coğrafi bölge olarak Suriye, kuzeyde Suriye ve Lübnan, güneyde Filistin, İsrail ve Ürdün topraklarını kapsamaktaydı.

Suriye, hem düzlük hem dağlık alanlardan oluştuğundan iki farklı kültür ortaya çıktı. Düzlüklerde ve vadilerde yaşayanlar çiftçi oldular, tarımı geliştirdiler ve şehirler kurdular. Dağlarda yaşayanlar ise çobanlıkla uğraştılar, çadırlarda yaşadılar. Lüks yaşamdan bihaber olan bu insanlar, düzlüklerde yaşayan insanlardan korkarak, onlara karşı şüphe duyarak ve imrenerek yaşadılar. Bugün inanması güç olsa dahi, Yahudiler bu zamanın "kıro"larıydı.

Suriye'de iki büyük sorun vardı. Bunlardan ilki, Suriye toprakları üç güçlü ulus olan Mısır, Hititler ve Asurlular arasında bir köprüydü, dolayısıyla bu topraklar, MÖ 2000'den başlayarak üç büyük gücün çatışmalarına sahne oluyordu. İkinci sorun ise tarım alanlarının elverişsizliğiydi. Bu nedenle insanlar denize değer vermeye başladılar. Liman şehirler kurulup, yünden yapılan giysiler gibi ürünlerin ticareti yapıldı. Suriye'ye kim yaşamaya gelmişse kendini tüccar olarak buluyordu.

Sami ulusunun anayurdu Batı Arabistan'dı. Buradan çıkan Samiler iki yöne doğru göç ettiler. Bir kısmı güneye ve Yemen'e ve bir kısmı da kuzeye ve Suriye'ye yerleşti. Akatlar Suriye'den gelmiş olabilir. Amoriler kuzeyi ellerine geçirdi. Suriye'nin orta ve güneyinde ise, sıradışı halk olan Kenanlar doğdu. Yahudiler ile İsrail'in erken tarihi, Kenanlılar tarihinin bir parçasıydı.

SamilerDüzenle

Yahudilerden önce Samiler vardı ve yurtları Arabistan denen yarımadaydı. Buzul çağının hemen ardından Arabistan daha yeşildi. Fakat acımasız kuraklık bu alanı çölleştirdi. Develer buraya Orta Asya'dan gelene kadar çölü geçmek imkansızdı. İnsanlar gittikçe daralan yeşil alanlarda sıkışmıştı ve tarım için yeterli toprak bulunmuyordu. Bu nedenle insanlar, bu zor şartlar altında yaşayabilen koyun ve keçilerin çobanlıklarını yaptılar.

Kendileri için su ve hayvanları için otluk arayan çobanlar sürekli olarak göçebe kaldılar. Yaşamın zorluğundan hiçbir şey ziyan edilmiyordu. Koyunların etinden ve keçilerin sütünden yararlandılar. Koyunların yünü giysi, hayvanların derileri çadır ve kemikleri araç olarak kullanılıyordu. Bu alanda, işlenebilir toprak olmadığından, kişilerin varlığı ve statüsü, hayvanları, karıları ve çocuklarıyla ölçülüyordu.

Samiler başlangıçta yarımadanın kuzeybatısında sıkışmış ve kendilerine has bir dil yaratmışlardı. Bugün varolmayan bu dil, Arapça, İbranice, Aramice ve Amharice gibi Sami dillerinin atasıydı. İlk Samiler görünüş olarak Batı Arabistan'ın Bedevilerine benziyordu.

Bitmek bilmeyen kuraklık, insanları dalgalar halinde kuzeye göç etmeye zorladı. Arabistan'dan gerçekleşen üç büyük göç dalgası şöyledir:

  1. MÖ 3500'lerde Mezopotamya'ya göç edenler Babilliler ve Asurluların atalarını oluşturdular.
  2. MÖ 2500'lerde Suriye'ye yerleşenler Amoriler, Kenanlılar ve İbranilerin atasıydı.
  3. MÖ 1200'lerde Suriye ve Mezopotamya arasındaki topraklara yerleşenler ise sonradan Aramiler ve Kildanileri oluşturdu.

Samiler her nereye gittilerse de, kültürlerini korumak için çabaladılar. Tarıma başladıklarında dahi çoban geleneklerinden vazgeçmemeye çalıştılar. Eti buğdaya, çöl sıcağında dahi yün giysileri ve kabilesel idareyi şehir yönetimine tercih ettiler.

İkinci göç dalgasıyla Suriye'ye yerleşen Samilerin içinden Kenanlılar ve İbraniler doğdu. Her ne kadar Ahit yazarları, siyasi ve dini gündemlerine göre Kenanlıları düşman gösterip Kenanlılarla İbranilerin iki farklı etnik grup olduğunu belirtse de, gerçekte bu iki grup kardeşti ve dilleri hemen hemen aynıydı.

KenanlılarDüzenle

Suriye'de yaşayan Samilere "Doğulu halk" anlamına gelen Amurru (Amori) denmekteydi. Fakat birçoğu onlar için Knaanim (Kenanlılar) kelimesini kullanmaktaydı. Bu kelimenin orijinal anlamı bilinmese de zamanla "tüccar" manası kazandı.

Batı Samilerden olan Kenanlılar Akdeniz etrafında yaşamaktaydı. Çoğu, ticaret ile uğraşan şehirli çiftçilerdi. Kenanlıların yeni yaşam tarzları, Bedevi geleneklerini halen devam ettiren doğudaki Batı Samili kardeşlerini muhalif kıldı. Kenanlı çiftçiler köylerde yaşarken, dağlarda yaşayan çoban İbraniler Kenanlılardan hoşlaşmazdı.

Tarım dünyası, Kenanlıların ve Amorilerin geldiği çoban kültüründen çok faklıydı. Yerleşik hayata geçilmiş, et yerine ekmek tercih edilmeye başlanmış, giysilerde yünün yanına keten seçeneği ortaya çıkmış, otlak hayvanlar yerine domuz yetiştirilmeye başlanmış, şarap ve alkollü içecekler sütün yerini almıştı. Şehir devletler, geleneksel kabile siyasetinin yerini almış, kabile reisleri şehir krallarına dönmüştü.

Birçok insanın yaşam standardı gelişti. Suriye, güçlü şehirlerin ve hırslı kralların mekanı oldu. Fakat Mısır ve Mezopotamya'nın aksine, Suriye'deki şehir devletler birleşmeyi beceremedi. Kenanlı krallar kendilerini ya Mısır'a ya da Hititlere bağlı bir uydu devlet olarak buldu.

Çöl yerine Akdeniz'in tuzlu sularından faydalanan buradaki Samiler, denizden çıkardıkları kabuklu hayvanlardan boya ürettiler. Üretilen boyalardan biri de kırmızıya çalan mordu. Bu renk soyluların ve kralların kıyafetlerinde bulunurdu. Yunanlar, bu halka "mor halk" anlamına gelen Fenikeliler adını verdi. Fenike gemileri Tunus, Mayorka ve İspanya gibi uzak diyarlarda Kenan sömürgeleri kurdu.

Ahit'te her ne kadar Kenalılar Yahudilerin düşmanları olarak gösterilse de Kenanlılar, tarihi Yahudilerin birçok açıdan ekonomik atalarıydı.

Mısırlılar hiyeroglif yazı sistemini kullanıyordu. İlk başta her bir işaretin tek bir anlama denk geldiği bu sistem MÖ 1500'lerde hece sistemine dönüştü; her bir sembol bir heceye denk geliyordu. Fakat ilk defa Kenanlılar 22 sessiz harften oluşan bir alfabe yarattılar (sesli harflerin farklı söylenişi anlamı etkilemediğinden sesli harflere gerek yoktu). Bu yeni sistemle halkın okuma yazma seviyesi yükseldi ve kardeş alfabelerin yolu açıldı. İbraniler okuma yazmayı öğrenmeye karar verdiklerinde, kardeş dil olan Kenanca'nın alfabesi kolayca benimsendi. 2000 yıl önce Aramice Yakın Doğu'nun etkin dili olunca İbraniler Kenan alfabesini bırakıp Arami alfabesine geçtiler. Kenan dili bugün hala hayattadır ve buna İbranice denmektedir.

Kenan varlıklarının çoğu tanrılara adanmıştı. Mısır ve Mesopotamya'da olduğu gibi, burada da din aşırı derecede önemliydi. Birçok şehrin merkezi tapınaktı. Bu tapınaklar iki odadan oluşmaktaydı: ön odada tanrılara hizmet eden rahipler, öbür odada da tanrıların tahtı bulunuyordu. Taht odasına girmeden, önde bir masa, masada tatlı kokan buğular yer almaktaydı. Tapınağın dışında ise, et sunuları için bir altar bulunmaktaydı. Tanrıları beslemek, halkın hayatta kalması ve güvenliği için vazgeçilmez bir unsurdu. Başta çoban kökenliler olmak üzere, herkesin tapınağa verebileceği en prestijli hediye etti. Semitik tanrılar, insanların tüketmesi yasak olan kan ve bağırsak yağına hayrandı.

Zamanla, bu hediye vermeler rutinleşti. Kurbanlar "doğru" şekilde sunulmaya başlandı. Aksi takdirde tanrı bu sunuları kabul etmezdi ve doğru kurban prosedürünü bilenler sadece rahiplerdi. Et sunuları iki kategori altında gerçekleşmekteydi:

  1. Kişinin tanrıya kayıtsız şartsız teslim olduğunu belirten kulluk sunusu sadece tanrı tarafından tüketilmekteydi.
  2. Tövbe ve şükran sunusu ise, sunuyu verenler ile rahipler arasında paylaşılmaktaydı.

Verilen en genel ve ucuz hediye "iltifiat" ve "zaman"dı. Yeniay ve Dolunay, hediyelerin sunulduğu en favori günlerdi; bu tarz ibadetler beraberinde bayram günlerinin oluşmasına yol açtı.

Tarım dünyasında, yetişen ilk ürünler tanrılara sunulmaktaydı. İlk meyveler, ilk doğan kuzular ve hatta çocuklar tanrılara sunulurdu. Her kadının ilk oğlu, bereket getirmesi için sunakta tanrılara kurban edilirdi. Kıtlık kültürüne sahip olan bu halk varlıklaşmaya başlayınca, insan kurbanları daha seyrek gerçeklemeye başladı. Sadece tehlike, afet ve umutsuzluk gibi durumlarda son çare olarak uygulandı.

Dini çalışmalar sonucunda uzmanlık alanları doğdu. Rahipler tapınağın ve kurbanların efendisiydi. Peygamberler tanrılar ile insanlar arasında ulaktı. Bilgeler, zaman ve zeminin vizyonerleri ve geleceğin habercileriydi. Hazanlar ayinsel duaları melodilerle icra ediyordu. Falcılar geleceği görebilen kişilerdi.

MÖ 2000'lerde Kenanlıların tanrıları, panteon denen tanrılar ailesi olarak organize olmuşlardı. Her tanrının kendine has uzmanlık alanı olan panteona zamanla güçlü komşuların tanrıları da eklendi. Kenan tanrıları kaniatın üç katmanında yer alıyordu: Gök, Dünya ve Yeraltı. En ulu gök tanrısı El'di ve bu kısaca "Tanrı" anlamına gelmekteydi. Onun karısı, Venüs gece yıldızıyla bağdaştırılan ve bereket tanrıçası olan Aşera'ydı. Bu tanrıçanın güçleri dünyevi fenomenlerle de bağdaştırılıyordu. Öyle ki, her kutsal ağaca da "aşera" deniliyordu. Güneş tanrısı Şamaş ve Ay tanrısı Sin de önemli tanrılardandı. En başarılı gök tanrısı, fırtına ve yağmurun patronu olan Baal'di. İsminin anlamı "efendi" olan Baal, her ne kadar bir gök tanrısı olsa da tarımın da patronuydu. Gerek politik birleşme gerek fetihlerle birçok şehir, kendi tanrılarını Baal ile bağdaştırdı. Bu tanrıların "Baal Tsefon" veya "Baal Zebub" gibi iki ismi vardı. Baal'in simgesi, penisi simgeleyen sade silindir bir taştı ve Yehova'yı kendilerine tanrı olarak seçen İbraniler tarafından bu simge nefretle karşılandı.

Baal'in kız kardeşi Anat'tı. O da bir bereket tanrıçasıydı. Baal gibi Anat da tapınaklarında "kutsal adam" ve "kutsal kadın"larla cinsel hizmetler sunmaktaydı. Kenan dini, cinselliği uygunsuz bir davranış olarak görmemekteydi; onlar için göz, kulak vs. ne ise üreme organları da böyle sıradan birşeydi. Sonraları cinselliğin dini gündemden çıkarılmasının sebebi, kadınların baştan çıkarıcı gücüne kin besleyen rahiplerdi.

Yeraltı tanrılarının biri Mot (Ölüm)'tu ve ölülerin mutsuz ruhlarına hükmediyordu. Kenan dinine göre, her ölen kişi yeraltı dünyasında ilelebet zombi gibi yaşamaktaydı. Zaman zaman aileler falcılar (m'kaşefim) aracılığıyla ölü akrabalarının mutsuz ruhlarıyla irtibata geçiyordu. Hatta İsrail kralı Şaul dahi Endor'lu cadı aracılığıyla Samuel'in hayaletiyle irtibata geçtiği Ahit'te anlatılır. Ahit'teki yerlatı dünyası olan Şeol, Kenalıların yeraltı dünyasıyla aynıydı.

TapınaklarDüzenle

Tanrıların, insanlar gibi bir eve ihtiyacı vardı. Kenan tapınakları penceresiz dikdörtgen bir yapıydı. Tek kapısı olan iç içe iki odadan ibaretti. Dış odada, tanrıların hizmetçisi olan rahipler yer almaktaydı. Oda, hediyelerin bulunduğu sunakta yapay ışıkla aydınlatılmaktaydı. Kutsal olan iç oda ise, taht bulunan tanrının oturma odasıydı. Semitik kültürde sıklıkla görüldüğü üzere bu oda sade taşlarla donatılırdı. Ayrıca bu oda, Tanrı'ya direk bakmak tehlikeli olduğundan karanlıktı. Sadece başrahip bu odaya girebilirdi.

Yahudi tapınakları, kutsal iç oda dahil Kenan tapınaklarının yapısını benimsemiştir (bkz. Çıkış 25-31). Kutsal sandık tanrının tahtının ve içindeki taşlar ise iç odadaki gösterişsiz taşlar konseptinin uzantısıdır. Bu taşlarda on emirin yazılı bulunduğu uydurmaları Kudüs Tapınağı MÖ 586'da yıkıldıktan sonra yaratılmıştır. Muhtemelen bu iki taş, bir zamanlar politeist olan Yahudilerin tanrıları olan Yehova ve onun karısı Aşera'yı simgelemekteydi.

İbranilerDüzenle

Kenanlılar bir vakum içinde yaşamıyordu. Doğuda, Kenanıların kuzenleri olan Amoriler tarafından fethedilip Babil'e dönüşen Semitik Akatlar, Babil'in kuzeyindeyse Semitik Asurlular mevcuttu. Bereketli Hilal olarak adlandırılan bölgede Kenanlılarla Mezopotamya arasında güçlü bir ticaret vardı. Asurlular ve Babilliler, iç sorunlar nedeniyle MÖ 1700'lerden 800'lere kadar, dokuz asır boyunca Kenan topraklarını fethetmek için çaba sarfetmediler. Amorilerin Mezopotamya'ya istila ettiği sırada, Kenanlıların güneybatısında, Batı Samilerin fethettiği Mısır bulunmaktaydı. Yıllar sonra Yunan tarihçiler bu işgalcileri Hiksos (çoban) diye adlandırdılar, fakat Semitik isimleri neydi bilinmiyordu.

Samilerin anayurdu Arabistan'daki çöl ve kuraklık, Samileri kuzeye, Suriye ve Mezopotamya sınırına itti. Bu kişiler ihtiyaç gereği ya çoban ya da acımasız rekabet gereği savaşçı oldular. Suriye ve kuzey Mezopotamya'daki çoban şavaşçıların bazılarına Hapiru deniyordu. Günümüz uzmanlarının bazıları Hapiruların İbraniler olduğunu bir kısmı ise etnik kimlikten ziyade yağmacı eşkiyaları niteleyen sosyal bir terim olduğunu iddia etmektedir. Sami ırkına mensup Hapirular, tarımsal bölgelerin ve duvarlı şehirlerin sınırında yaşıyordu. İbranilerin orijinal dillerinin ne olduğu bilinmemektedir. Bugün İbranice olarak adlandırılan dil, Kenan topraklarına sızan İbranilerin benimsediği Kenancadır. Hatırlanan İbrani üslerinden biri, Yukarı Fırat'ta bulunan Haran'dır. Bu bölge aynı zamanda sonradan ortaya çıkan Aramilerin de anayurdu oldu.

Önce İbraniler, ardından kuzenleri Aramiler, hem Kenan'ı hem Suriye'yi istila etti. Bereketli Hilal'in batı bölgesindeki Kenan ve Suriye'deki İbraniler, batı Aramilerin öncüsüydü. Sayıları az olan İbraniler, Kenan halkının kültürü ve dinine absorbe edildiler.

İbranilerin Kenan topraklarına sızması dramatik bir olay değildi. MÖ 1500 ile 1200 yılları arasında yer alan üç asırlık dönemde yavaşça gelişti. Kenan topraklarına yerleşme, Amorilerin Suriye ve Babil'i fethetmesiyle başlayıp, Filistler bölgeye gelene kadar devam etti.

Orijinal İbranilerin çoğu Yahudileşmedi; tam tersine, Bereketli Hilal içinde akın ettikleri ulusların kültürlerini benimseyip asimile oldular. Güney Kenan topraklarına yerleşen İbranilerin durumu ise biraz daha farklıydı. Her ne kadar Kenanlıların dillerini benimsedilerse de, kökenlerine dair anılarının bazlarını hafızalarında tutmayı başardılar. Kenanca konuşan tepe ülkesindeki çiftçi İbranilerde çobanlığın ve göçebeliğin anıları silinmedi. Kenan topraklarının tepelik bölgelerinde yaşayan İbranilerin kimlik anlayışı klan veya kabileden öteye gitmemekteydi.

Tevrat'ta anlatıldığı üzere, tüm gerçek İsrailoğulları ve Yahudiler, İbrahim, İshak ve Yakup'un soyundan gelmektedir. İnsanoğlundan daha uzun yaşayan ve güçlü krallara meydan okuyan bu patriarklar gerçek kişilikler değildir. Başta Yakup'un oniki oğlu olmak üzere ataların isimleri hep ulus ve mekan isimleridir, bunun sebebi de, bu kişiler klan ve kabilelerin yarattıkları mitsel insansılardır. İşin ilginç tarafı üç patriarkın, İbranilerin ve Aramilerin kökenleri Haran'a dayanmaktadır.

Ahitsel bir hikâye olan İbranilerin Mısır'dan çıkışını destekleyen tarihi antik bir belge veya modern arkeolojik bir bulgu yoktur. İsrail'in adı geçtiği ilk belge Merneptah Steli'dir (MÖ 1200'ler), bunun sebebi ise İsrail'in bu zamanlarda kurulmuş olmasıdır. Mısır'ın en güçlü olduğu dönemde kölelerin başarılı bir ayaklanma gerçekleştirmesine imkan yoktur. Mısır'dan çıkış hikâyesi, İsrail kurulduktan çok sonraları ortaya çıkacak olan, "Son Peygambeler"in ve rahiplerin bulunduğu dini bir kültün yarattığı bir üründür. Bu zamanda Orta Doğu'nun en güçlü ülkesi olan Mısır'dan, 600.000'i yetişkin erkek olmak üzere iki milyon kölenin ayaklanıp ayrıldığı ve bunun akabinde Mısır'ın belalarla boğuştuğunu belirten, ne Mısır'a ne de Mısır'ın, anti-Mısır propagandası için fırsat arayan güçlü düşmanlarına ait bir belge vardır.

Yahudilik ve Hristiyanlık, Mısır'dan çıkış hikayesinin doğruluğuna gönülden bağlıdır. Hristiyanlık'ta Paskalya hikayesinin başlangıcını oluşturur. Ayrıca bu hikayenin doğruluğunu kabul etmemek, Sina Dağı'nda gerçekleşenleri ve Musa hikayesini kabul etmemek demektir; bu da geleneksel Yahudilik (ve Hristiyanlık) anlayışının çöküşü demektir.

Mısır'dan çıkış öyküsü, dört testi de geçememektedir:

  1. Kanıt testi: Ahit dışında, hiçbir yerde bu olağanüstü konuyla ilgili bir zerre kanıt yoktur.
  2. Olasılık testi: Kaçan kölelerin, yine aynı zalim Firavun'un kontrolündeki başka topraklara yerleşmesi mantıklı değildir. Ayrıca, susuz çölde kırk yıl yaşamanın imkanı yoktur.
  3. Gerçeklik testi: Koşullar ne olursa olsun, bir firavunun kölelerle diyaloğa girmesi dahi gerçekliğe büyük ölçüde gölge düşürmektedir.
  4. Motivasyon testi: Yahudi tanrısı Yehova'ya tapan bu hikayenin yazarları, hikayede Yehova'nın Mısır tanrılarına karşı daha üstün olduğunu göstermeye çalışmak için mucizeler yaratması, hikayedeki niyetin ve motivasyonun ne olduğunu gösteriyor. Yahudilerin özgürleşmesini anlatmaktan çok Yehova'nın propagandasını yapan hikaye bu noktada kredibilitesini yitiriyor.

Alternatif görüşü savunan bazı kişilerce bu hikaye küçültülmeye çalışılmıştır. "İbranilerin sayısı çok azdı", "Musa, bir Mısır prensi değil, karizmatik bir köleydi", "İsrailoğullarının sayısı az olduğundan, Mısır kontrolündeki Kenan topraklarına sızmak göze batmamaktaydı" gibi alternatif görüşler hem Ahit'te anlatılan hikâyeye ters düşmektedir hem de kanıtı yoktur.

Mısır'dan çıkış hikâyesi, gerçekleştiği sözde tarihten 700 yıl sonra yazılmıştır. Hikâyede anlatılanlar, Yahudilerin Asurlulardan kazandıkları bağımsızlık dönemi, Yehova kültünün politeizmden monoteizme geçtiği dönem ve İsrailoğulları için Asur tehditinin geçmesi ve Mısır tehditinin doğduğu dönem olan MÖ 7. yy'da yazılmıştır.

Yahudiler hakkında olduğu kadar Yehova hakkında olan bu hikâye harika bir edebiyattır fakat tarih değildir.

HapirularDüzenle

MÖ 1800 ila 1300 yıllarına ait Mısır, Kenan ve Mezopotamya antik metinlerinde Hapirulardan bahsedildiği görülür. Bedevi yağmacılar olan Hapirular Bereketli Hilal topraklarındaki Suriye ve Mezopotmya'da yerleşim birimlerine sızıp saldırmaktaydı. Hapirulardan, çiftçiler ve şehirliler tarafından nefret edilip korkulmaktaydı. Hapiru ismi, kendilerine düşmanları tarafından verilmiş aşağılayıcı bir sıfattı. Bu topluluk Samiler ve Hurrilerden oluşmaktaydı.

YahudilerDüzenle

"Ahitsel" ArkeolojiDüzenle

Bariz çelişkilere ve anakronizmlere rağmen çoğu Yahudi ve Hristiyan Ahit'teki hikâyelerin doğru olduğuna inanmaktadır. Asırlar boyunca Patriarklar, Mısır'dan çıkış hikâyesi, Kenan topraklarının fethi, Davud ve Süleyman'ın ihtişamları milyonlarca inanan tarafından kutlanmaktadır.

Ahitsel arkeoloji, dini bağlarından dolayı arkeolojinin en popüler branşlarından biri oldu. Fakat bu branşın doğmasıyla daha en baştan büyük bir sorunla karşılaşıldı: tarafsızlık zordu. Ahitsel arkeolojinin Ahit hikâyelerini desteklmesi için kullanılması konusunda milyonlarca Yahudi ve Hristiyanın baskısı ketum değildi. Arkeolojik bulguların ortaya çıkmasıyla varılan sonuçlar, Ahit'te öğretilen hikâyelerden çok farklıydı.

Çeşitli kazılar sonucu ortaya çıkan kanıtlarla revisyonist arkeologlar alternatif bir hikâye sundu:

  1. MÖ 1300 ila 1100 yılları arasında, Kenan topraklarının tepelik bölgelerinde, karışık milletlerin biraraya gelmesiyle, İsrail ve Yehuda iki farklı ulus olarak ortaya çıktı.
  2. Davud ve Süleyman'ın yaşadığı iddia edilen zamanda İsrail ve Yehuda tarımla uğraşan iki fakir ulustu.
  3. Tepe ülkesinin ilk güçlendiği zaman, Omri ve Ahab'ın İsrail krallığı yaptığı MÖ 9.yy'dı. İsrail'in gösterişli ve büyük başkenti olan Samarya'nın yanında Kudüs çöplük gibi kalmaktaydı.
  4. Yehuda'nın veya Yahudilerin güçlendiği zaman, Yoşiya'nın Yehuda krallığı yaptığı (MÖ 640-609) MÖ 7.yy'dı. Bu zamanda Kudüs ve Kudüs Tapınağı önem kazandı.

Yehuda kökenli Davud ve Süleyman hikâyeleri, Yehuda rejiminin prestijini yükseltmek ile siyasi ve dini değişiklikleri haklı göstermek için Yoşiya veya onun selefi zamanında yaratılmıştır. Patriarklar, Mısır'dan çıkış, Kenan fethi hikâyeleri de yine aynı zamanda yaratılmıştır.

İsrailliler ve YahudilerDüzenle

Başlangıçta iki İbrani ulusu vardı: İsrail ve Yehuda. Ne İsrailliler Yahudiydi ne de Yahudiler İsrailli. Birbirilerine karşılıklı antipati duyan bu iki milletin her ne kadar bir zamanlar birlik olup sonradan ayrıldıkları anlatılsa da, başlangıçtan beri hep iki ayrı ulus olarak varoldular.

İsrail ve Yahudi ulusları Kenan'ın kırolarıydı. Şeria Nehri'nin kıyıları Kenan şehirleriyle doluydu. İsrail ulusu ise bugün Filistinli Arapların yaşadığı Batı Şeria'nın tepelik alanlarında yaşamaktaydı. Güney Kenan'ın tepeliklerinde yaşayan halk iki gruptan oluşmaktaydı. Bunlardan ilki, Şeria Nehri'nin doğusundan sızan İbraniler, diğeri ise Kenan krallarının kontrolünden kaçan Kenanlılardı. Bu iki grubun gündemlerindeki ana konu, Kenan şehirlerinin kontrolünden ve Mısır idaresinden bağımsız bir şekilde yaşamaktı.

Tepelerde yaşayan halkla düzlüklerde yaşayan halk arasındaki farklılıklar, iki farklı yaşam tarzlarıyla şiddetlendi. Düzlüklerde yaşayan halk, yerleşik hayata geçmiş çiftçilikle uğraşan kişiler veya şehirlilerdi, tepeliklerdeki halk ise göçebe çobanlardı. Yazı, para, metal imajlar gibi icatlara göçebeler tarafından şüpheyle yaklaşıldı. Yahudi geleneğinde çobanlık kültürü, Yahudiler çobanlığı bıraktıktan sonra bile uzun süre devam etti. Yahudi tarihinin ilginç noktalarından biri de Yahudiler, çoban atalarının nefret ettiği para ve ticaret insanlarına dönüştü.

İbrani göçebelerin sosyal örgütlenmeleri sade ve ekonomik gelişimlerine uygundu. Aileler klan olarak, klanlar da kabileler olarak örgütlendi. Fakat kabileler biraraya gelip henüz bir millet oluşturmamıştı. Toprağın fakirliği kabileler arası savaşlara neden olmaktaydı. Savaş konusunda başarılı kabileler topraklarını genişletti ve genelde diğer kabileleri kendi kabilelerine ekledi. Bazı durumlarda yenilen kabilenin erkekleri öldürülüp, kadınları ganimet olarak kullanılıyordu; erkekleri öldürmemek ve onları köleleştirmek zamanın ekonomik şartlarına uygun değildi.

Savaşların devam etmesi sebebiyle kabileler askeri ittifaklar kuruyordu. İttifak töreni kanlı bir ayindi, ittifakın koruyucusu olacak bir tanrı adanırdı ve bu tanrının mabedinin bulunduğu şehir ittifakın başkenti olurdu. Genelde, birleşmeyi güçlendirme adına "ortak bir ata" yaratılırdı.

İsrail ve Yahudi uluslarının şekillenmesi, tepe halkı olan İbranilerle düzlüklerde yaşayan Kenanlılar arasında süre gelen çatışmalarla başladı. Fakir olan İbraniler varlıklı Kenanlıları yağmalıyor ve kızgın Kenanlılarda cevap veriyordu.

İsrail ulusu, ortaya çıkan ilk İbrani federasyondu. Bu koalisyonda Kenan şehri olan Kudüs'ün kuzeyindeki tepeliklerde yaşayan kabileler de bulunmaktaydı. Federasyonun lider kavmi Efrayim'di. Bu, gevşek bir federasyondu ve genelde sadece savaş zamanlarında biraraya gelinirdi. Barış dolu günlerde dahi kabilelerin birbirileriyle çatışmayacağının garantisi yoktu. Savaş zamanlarında ise kabile liderleri bir araya gelip milislere öncülük edecek bir savaşçı seçerlerdi. Federasyonun bir kralı veya kalıcı bir ordusu yoktu.

Federasyonun sembolü türbeydi. Türbe, ulusun lideri olarak kabul edilen koruyucu tanrının mekanıydı. Türbe portatif olmasına rağmen genelde bir tepe ülkesi olan Efraim'in Şilo kentinde tutulmaktaydı. Koruyucu bir tanrı seçmek, diğer tanrılara ibadeti engellemiyordu. Federasyon, Kenan panteonunda bir gök tanrısı olan 'El' isimli tanrıya olan özel ilgiden ismini almıştı: Yisrael. Efraim'in yanı sıra İsrail federasyonunda Menaşe ve Efrayim'den daha küçük olan fakat sorun yaratmakla ünlü (Hakimler 19-21) Benyamin kabileleri bulunmaktaydı. Bu üç kabile ortak bir soy annesi seçip adına Rahel koydular.

İsrail için tehlike her zaman Kenan'dan gelmedi. Çölden kendilerine doğru yaklaşan İbranilerin göçebe kuzenleri vardı. Bu istilacılar Ürdün'ün ve Ölü Deniz'in doğusunu işgal etti. Genelde çoban olan bu halkların yaşam tarzları tepeliklerde yaşayan İsraillilerle aynıydı. Bu halklar Ammon, Moav ve Midyan'dı. Zamanla İbraniler gibi bu halklar da Kenan dünyasına entegre oldular ve Kenanca'nın kendilerine has versiyonlarını konuştular. İsraillilerin bu halklara karşı verdiği mücadele, Kenalıların İsraillilere verdiği mücadele gibiydi.

Ammonlular ve Moavlılar, Ahit yazarları tarafından o kadar nefret ediliyorlardı ki, İbrahim'in yeğeni Lut'un kendi kızlarıyla olan ensest ilişkiden doğmakla suçlanmaktaydılar (Tekvin 19:30-37). Nefret edilen komşular listesine güneydeki Edom da eklendi ve bu halkın atası olarak problematik Esav seçildi (Tekvin 36). Fakat gerçekte bu yeni uluslar, İbrani akınları sırasında arka sıralarda kalmış Bedevi kalıntılardı. İsrailliler ve Yahudiler, bir zamanlar kendileri gibi olan insanlardan nefret etmeye başlamıştı.

İsrail'in güneyinde Kenanlıların kale şehri olan Kudüs bulunmaktaydı. Bu şehir İsrailliler ile Kudüs'ün güneyindeki tepeliklerde yaşayan İbrani kabileler arasında tampon bölgeydi. Kenan şehir devletleriyle yapılan savaşlar sonucunda güneydeki İbraniler kendilerine ait bir federasyon kurdular. Federasyonun adı, federasyon içindeki en büyük kabile sebebiyle Yehuda oldu. Yehudalılar, farklı şiveyle de olsa aynı İsrailliler gibi Kenanca konuşmaktaydı.

İsraillilerin koruyucu tanrısı bir gök tanrısı olan El iken, Yehuda'nın koruyucu tanrısı, bir fırtına tanrısı olan Yehova'ydı. Merkezi türbe Hevron'daydı ve bu şehir aynı İsrail'in Şilo şehri gibi plato üzerinde bir köydü. Hevron'da ayrıca kutsal sayılan Makpela mağarası da bulunmaktaydı.

Zamanla İsraillilerin çoğu, komşuları Kenanlılar ve Aramiler içinde yok oldular ve bir kısmı da Samarileri oluşturdu. Yehuda ise bugünkü Yahudilerin atasını oluşturdu; bu nedenle Yahudi ismi Yehuda'dan gelmektedir.

FilistlerDüzenle

MÖ 12.yy'ın sonlarında, Mısır ve Kenan sahilleri, travmatik akınlara maruz kaldı. Bu akıncılara, Akdeniz üzerinden geldikleri için "Deniz Kavmi" denmekteydi ve kavmin kökenleri Yunanistan ve Girit'e dayanmaktaydı.

MÖ 1500'den önce Girit'in kendine has sıradışı bir kültürü vardı. Bu kültür muhtemelen Yunan ve Batı kültürünün temelini oluşturmaktaydı. İkinci Helen dalgasıyla Yunanlar Girit'i fethetti ve Batı Asya ile Mısır'a akınlar düzenledi. Akıncılara "Deniz Kavmi" ismini verenler ise Mısırlılardı.

Yunanlar tarafından kovulan Giritlilerin çoğu korsan oldu. Giritli akıncıların içindeki bir grup ise Filistlerdi. Filistiler, Mısır'a gerçekleştirdiği başarısız akının ardından Kenan sahillerine yöneldi. Deniz Kavmi Mısır'a saldırınca Mısır, ana toprakları savunmaya yardım etmesi için Suriye'deki ordularını geri çağırdı. Böylece Kenanlılar ve İbraniler Mısır kontrolünden kurtulmuş olsa da diğer düşmanlar için açık hedef haline geldi.

Diğer düşmanlar Filistlerdi. Metal silahlarla kuşanmış Filistler, diğer deniz kavimleri gibi korsan kültürüne sahipti. Savaşçı bir halk olan Filistler, Kenanlılar ve rekabet içindeki İsrailliler ve Yahudiler üzerinde tehdit oluşturuyordu. Kenan topraklarının güney sahillerini ele geçeiren Filistler, travmatize olmuş Kenanlıların yerini alıp güney Suriye'nin dominant halkı oldu. Bu nedenle ele geçirilen sahil şeridinin adı Filistin oldu.

Her şehir devletin bir kralı olmak üzere toplam beş Filist şehir devleti vardı. Bu şehirler, Gazze, Aşdod, Aşkelon, Gat ve Ekron'du ve askeri ittifakla birleşmişlerdi. Gazze'nin kralı ittafakın lideriydi. Küçük boyutlarına rağmen fazlasıyla güçlü olan Filistlerin üstesinden ne Mısırlılar ne de Kenanlılar gelebiliyordu. Filistler, Mısır'dan Mezopotamya'ya giden ticaret yolunu kontrollerine geçirmişti. Az sayılarına rağmen güçlü ordusu bulunan Filistler, Kenan şehir federasyonlarına saldırdı ve İsrail ile Yehuda da bundan nasibini aldı.

Yakın zamanda elde edilen bulgulara göre dönemin Filist kültürü erken Helen veya Yunan kültürüne benzemekteydi. İsraillilerin "Yunan" kültürüyle ilk temas kurması İskender zamanında değil, Filist akınları zamanında gerçekleşmiştir.

Filistlerin agresif tarzı bölgedeki Mısır hegemonyasını sona erdirdi. Batı Şeria tepeliklerinde yaşayan İsrailliler etkisiz hale getirildi. Dan kabilesi gibi Gazze kenarında yaşayan İsrail kavimleri başka yerlere taşınmak zorunda kaldı. Hem İsrail hem Yehuda Filistlerin imparatorluğunun bir parçası haline geldi. Filistler yaşamlarını İbrani kabileler üzerinden idame ettiriyordu. İsrail'in doğu yakasındaki kabileler, toprakları kuru ve kullanışsız olduğundan özgür kaldılar. Yehuda'nın toprakları tarım açısından diğer yerler kadar gelişmiş olmadığından Yehuda üzerindeki Filist tehdidi İsrail üzerindeki Filist tehdidine kıyasla daha azdı.

Ortak tehlike insanları bir araya getirir. Kenan tehdidi İsrail'in oluşumunu tetiklemişti. Fakat Filist tehdidi, İsrail federasyonunun sınırını genişletti ve gerçek anlamda bölgesel bir ulus niteliği kazandırdı. Direniş için kabilelerin bir araya gelmesi beraberinde askeri ve siyasi örgütlenmeyi getirdi.

KrallıkDüzenle

Krallar, dini özellikleri olan liderlerdi. Onlara sadece buyruk edilmez, ayrıca dini açıdan saygı duyulurdu. Makamları doğaüstü güçlerle desteklenirdi.

Şofet denen Sami kabilelerinin liderlerinin veya Sami klanların ihtiyarlarının kraliyet otoritesi yoktu. Teknolojik açıdan gelişmiş olan Kenan ve Filistlerin kralları vardı. Düşmanlarıyla yüzlemek için aynı prestijde bir lider isteyen İsrailliler kendilerine bir kral istedi, fakat bu konuda yeni olan İbranilerin kral hakkındaki görüşleri çelişkiliydi. Filist tehlikesi, Filist kontrolünün ulaşmadığı Ürdün'ün doğu yakasındaki Gilgal şehrinde, İsrailli kabile liderlerinin bir araya gelmesini motive etti. Burada bir İsrail kralı seçildi (MÖ 1025).

İsrail kabile liderleri, Benyamin kabilesine bağlı bir savaşçı olan Şaul'u kendilerine kral seçti. Bir Şilo rahibi olan Samuel'in de onay vermesiyle Şaul sadece insanlar tarafından değil, ayrıca "tanrılar" tarafından da seçilmiş oldu. Ahit'teki Şaul hikâyesi Şaul'un düşmanları tarafından yazıldığı için, Şaul fazla methedilen biri değildir.

Zorlu Filistlerden kurtulmak kolay bir iş değildi. Düşmanla yüzleşebilmek için İsrail kendine müttefik aradı. İsrail'in ortak İbrani geçmişini ve ortak Filist tehlikesini paylaştığından Yehuda ile ittifak kurmak uygun bir seçenekti. Fakat İsrail ile Yehuda'nın siyasi gündemleri çakışmadığından Yehuda'yı kendi saflarına çekmek zor bir görevdi. Yahudiler açısıdan, zayıf İsraillilere katılmak Filistlerin elinde yok olma riski taşıyordu. Öte yandan savaş esnasında Filistlere katılmak (veya hatta savaşa hiç girmemek) Yehuda'ya zarar vermeyecek ve belki da zafer ganimetlerinden pay verecekti.

Ahit'teki hikâye akıl karıştırıcıdır çünkü Yahudilerin lideri ve Şaul'un düşmanı Davut hem Filistlerin düşmanı hem Filistlerin dostu ve müttefiki olarak anlatılmaktadır.

Zamanında gerçekleşmiş olayların en mantıklı açıklaması şöyledir: Şaul ve Davut iki farklı İbrani federasyonun liderleriydi. İsrailliler ve Yahudiler geçici olarak ittifak kurdu fakat ittifakın lideri olmak için Şaul ile Davut arasında rekabet vardı. İttifakın liderliğini eline geçiremeyen Davut ittifaklıktan ayrılınca Şaul ve İsrailliler Filistlerle tek başına yüzleşmek zorunda kaldılar. Kısa bir süreliğine de olsa Davut Filistlerin yanında yer aldı.

İttifakın bozulması İsrailliler için felakete yol açtı. Gilboa Dağı'nda Filist ordularıyla karşılaşan Şaul'un ordusu çok adam kaybetti. Savaşta oğlu Yonatan'ı da kaybeden Şaul intihar etti (MÖ 1005). Yahudilerin İsrail'i yalnız bırakması iki İbrani ulus arasında acı bir tat bıraktı. İsrail'in krallığına Şaul'un diğer oğlu İşbaal getirildi. Davut ve Yahudiler bundan memnun olmadı.

Ahit'te Şaul'un oğlunun adının İşboşet olduğu yazılıdır (II Samuel 2-4). Bu ismin anlamı "nefret edilen adam"dır; kimsenin böyle bir ismi olamayacağından gerçek adı İşbaal'dır. "Baal", Yehova'nın rakibi olan başka bir tanrıydı.

Önceden Yahudilerin İsrail'i kontrollerine geçirecekleri düşünülemezdi bile fakat Filistler İsrail'i yenilgiye uğratıp Yehuda'ya dokunmayınca iki İbrani ulus arasındaki güç dengeleri değişti. İşbaal, Davut'un ihtiraslarına karşı koyamayacak kadar zayıftı.

İsrail ile Yehuda arasındaki gerginlik İşbaal'in suikaste uğramasıyla çözüldü ve Davut ile Yahudiler daha güçlü olan taraf oldu. Ahit'te hem İşbaal'in hem de Şaul'un ordusundaki kumandan Avner'in öldürülmesine sebep olan Davut masum gösterilir. Davut'un hem İsrail'in hem Yehuda'nın kontrolünü ele geçirebilmesi için İşbaal ile Avner'in ortadan kaldırılması gerekiyordu; bu durumda Davut ne kadar masumdu?

Davut önderliğinde birleşik bir krallık oluşturulsa da İsrail ile Yehuda arasındaki düşmanlık, krallığı zayıf kılıyordu. Krallık, daha en baştan beri mutsuz bir birleşmeydi. MÖ 1000'lerde, hem toprak hem nüfus olarak daha büyük olan İsrail, Yahudilerin kontrolündeydi. Filistlere karşı yapılacak savaş girişimleri şimdi Yahudilerin elindeydi. Bir zamanlar Yahudiler ile Filistlerin dost olduğu düşünülürse bu sıra dışı bir gelişmeydi.

Davut ve SüleymanDüzenle

Davut, Yahudilerin en büyük kahramanlarından biri, dört asır boyunca hanedanlık yapan ailenin kurucusuydu. Bugün dahi "Davud'un Kalkanı", Yahudi kimliğinin sembolüdür. Ortodoks Yahudilere göre gelecek olan mesih ve Hristiyanlara göre halihazırda gelmiş olan İsa, Davud hanedanlığına bağlıdır. Ahit, Davut'u insani zaafları olan fakat cesur, sadık ve karizmatik biri olarak gösterir.

Ahit'e göre Mısır'dan Mezopotamya'ya kadar geniş bir alanda büyük bir krallık kuran Davut gerçekte sadece İsrail ile Yehuda'yı birleştirmiştir. Fakat, bu birleşme dahi başlangıçtan beri sorunluydu. Arkeologlar bu konuyla ilgili bir kanıt bulamamıştır. Konuyla ilgili elde edilen tek bulgular, Davut ve Süleyman'n gerçekte birer kral olma ihtimali ve yaşadıkları MÖ 10.yy'da İsrail ve Yehuda'nın birer çöplük olduğudur.

İsrailliler ile Yahudiler birbirilerine çok benziyordu. İki ulus da tepeliklerde yaşayan kabilelerin birleşmesiyle kurulmuştu. Her iki ulus da İbranilerin ve Kenanlıların karışımından oluşmaktaydı. Her iki ulus da içinde, biri geleneksel göçebe Sami kültürü olan çoban kültürü ve diğeri yerleşik hayata geçmiş tarım kültürü olmak üzere iki farklı kültür barındırıyordu. Her iki ulusta da bu iki kültür arasında hüsumet vardı. Her iki ulus da Filist tehdidi altındaydı, fakat Yahudiler bu tehlikeyi kendi çıkarlarına uygun bir şekilde kullanmayı başarıp İsrail'in kontrolünü ele geçirmişti.

Davut, Şaul'un yapamadığını başarıp Filistleri sahil topraklarına geri püskürttü. Filistler yok edilemediyse de genişlemesi engellenmişti.

Davut, İsrail ve Yehuda'yı birleştirmek için çözüm yolu aradı. Stratejik bir kale olan Kudüs bu iki ulusun tam orasındaydı ve şehrin yerlileri Kenanlılardı. Davut, Kudüs'ün ideal bir idari yönetim merkezi olacağına inandığından burayı başkent yaptı. Ne İsrail'in ne de Yehuda'nın bu şehirle önceden bir bağı vardı; dolayısıyla Kudüs, her iki ulus için de kabul edilebilir "doğal" bir yerdi. Ayrıca bu antik kale ve tapınak şehrin kendine ait prestiji vardı. Fakat ne var ki, tepelik bölgeler zamanında Mısırlılar tarafından idari bölgelere ayrılmıştı. Kuzeydeki bölge, Şehem merkezli İsrail olmuştu. Güneydeki bölge ise sonradan Yehuda olmuştu ve birden çok merkezi vardı; Kudüs de bunlardan biriydi. Mısırlılar ayrıldıktan sonra Kudüs, Kenanlıların kontrolünde otonom bir şehir oldu. Birleşik krallık zamanında başkent olduktan sonra bile Kudüs'e her zaman güney toprakların bir parçası gözüyle bakıldı.

Ahit'e göre Davut'un yaptıkları şunlardır:

  1. Kudüs'ü fethetti.
  2. Filistleri püskürttü.
  3. Şam merkezli güçlü Aramileri yendi.
  4. Ammonileri bozguna uğrattı.
  5. Kenan dünyasında o zamana kadar görülmüş en güçlü devleti yarattı.

Fakat arkeolojik bulgular, bu zamanda İsrail ve Yehuda'nın çiftçilik ve çobanlık yapan küçük köylerden oluştuğunu göstermektedir.

Bu zamanda Aramiler vardı ve kuzey Suriye'deki güçlü Amorilerin yerine geçmişti. Ammoniler ise daha Filistler bu topraklara varmadan önce İsrail için tehdit oluşturuyordu. Fakat İsrail için en büyük tehdit Şam merkezli Aramilerdi. Kuzeyde Hititler ve doğuda Asurlular için tehdit oluşturan Aramiler Kenan şehirlerini fethetmeye başlamıştı. Bu nedenle Ahit yazarlarının anlattığı gibi Yehuda kralının Fırat'a kadar ulaşmasının imkanı yoktur (I Krallar 5:1-7).

Filistlerin tepeliklerden geri çekilmesiyle Davut İsrail üzerinde bir çeşit kontrol kazandı. Küçük Kudüs de Davudi ihtirasın merkeziydi. Davut'un en önemli başarısı bir hanedanlık yaratmak oldu. Öyleki yabancı güçler tarafından Davut hanedanlığının tanındığı görülür. Davut'un var oluşuyla ilgili arkeolojik bir delil bulunmasa da Davut'un yarattığı belirtilen Davut hanedanlığının belirtildiği bulgular mevcuttur.

Zamanında yeni kral seçmek için iki model bulunurdu. İlk model kabile gücüyle ilgilidir. Kral öldüğü zaman kabile şefleri bir araya gelip yeni savaşçı bir lider seçerlerdi. İkinci model ise kralın gücüyle ilgilidir. Kral, ardıl olarak erkek kardeşini veya oğlunu seçerdi. Orta yol ise yeni krallık dönemine başlayan İbraniler için en iyi yoldu. Buna göre, kral ardılı olacak bir kaç kişi sunar, kabile şefleri de bu kişiler içinden en uygununu seçerdi.

İlk doğan oğlun otomatikman kral olması konspeti Sami kültürünün bir ilkesi değildi. Bunun yerine kral, en favori oğlunu veya en favori karısının oğlunu ardıl olarak seçerdi. Bu nedenle bazı eşler kralın suyuna gider bazı oğullar da sabırsızlıktan ayaklanma yolunu seçerdi.

Davut'un hareminde kral olabilecek dört aday bulunmaktaydı. Amnon, kardeşi Abşalom tarafından öldürüldü. Kralın en favori oğlu olan Abşalom, kralın danışmanlarının kışkırtmasıyla ayaklanma yolunu seçti. Adoniya, babası ölüm döşeğindeyken kendini kral ilan etme aptallığında bulundu. Tüm rakipler içinden, Davut'un favori eşi olan Batşeva'nın oğlu Süleyman muzaffer çıktı (MÖ 970).

Ahit'e göre Süleyman, kabilelerin sınırlarını kaldırmış, kraliyet adına vergi uygulamış, Fenikelilerle sıkı ilişkiler içine girmiş, Kızıldeniz'de limanlar inşa ettirmiş ve bu zamana kadar dünyada görülmemiş en muazzam tapınağı Fenikeli mimarlar yardımıyla diktirmiştir. Fakat, aynı Davut'ta olduğu gibi, bu ihtişamı kanıtlayacak bir bulgu elde edilememiştir. Süleyman zamanında dahi Kudüs, etrafı duvarlarla çevrili bir şehirden öte bir yer değildi.

Davut'un fethi ve Süleyman mabedi muhtemelen gerçektir fakat bunlar Davut ve Süleyman zamanında gerçekleşmemiştir. Ahit'te anlatılanlar, bu kralların zamanından daha sonraları gerçekleşmiştir. Bazı Ahit tarihçilerine göre bu olaylar bundan 300 yıl sonra, yani Yehuda'nın zengin ve daha güçlü olduğu zamanda yazılmıştır. Davut ve Süleyman'ın soyundan gelen Kral Yoşiya (MÖ 640-609) İsrail'i fethetmeye ve tüm tapınakları ortadan kaldırıp Kudüs Tapınağı'nı ulusun tek mabedi yapmaya çalışmıştır. Kendi yarattığı tapınak Süleyman'ın mabedi, İsrail topraklarını kontrol etme arzusu da Süleyman'ın arzusu olarak lanse edilmiştir.

Davut ve Süleyman'ın varolduğundan ve İsrail ile Yehuda'nın onlar zamanında birleşmiş olduğundan şüphe etmeye gerek yoktur fakat bahsedilen muazzam güç, ihtişam ve imparatorluğun genişlemesi büyük ihtimalle onların zamanında gerçekleşmemiştir.

Süleyman Mabedi, geleneksel Yahudi tarihinin en büyük ikonlarından biridir. Süleyman zamanına ait Kudüs'te zamanın standartlarının üstünde bir kraliyet mekanı bulunduğuna dair henüz bir kanıt yoktur. Kudüs, Yahudilerin eline geçmeden önce Kenanlıların, Saturn mukabili bir gök tanrısı olan Şalem'e ait bir tapınak şehriydi ve tapınak gayet mütevaziydi. Şehir Yahudilerin eline geçtiğinde tapınak hala birçok tanrıya hizmet etmeye devam etti; ne de olsa Yahudiler, Kenanlı kuzenleri gibi politeistti. İçinde birçok tanrı barındıran tapınakta, Kudüs (Yeruşalayim) ve Süleyman (Şlomo)'ın adının türetildiği Şalem'in yanı sıra, koruyucu tanrı olarak Yehova da yer almaktaydı.

Tepeliklerde yaşayan halkların ilk önemli siyasi ve ekonomik başarıları MÖ 9.yy'da yani iki "ünlü" monarktan bir asır sonra gelmiştir. Bu halklardan ilk başarıya ulaşanlar Yehuda değil İsrail'di.

Davut tarafından birleştirilen İsrail ve Yehuda, Süleyman'ın MÖ 930'da ölümünden sonra tekrar ikiye bölündü.

BölünmeDüzenle

Süleyman'ın ölümünün ardından İsrailliler ve Yahudiler kendi ayrı yollarına devam etti. İsraillilerin Davut'a olan hayranlığı azdı fakat Süleyman'ın başa gelmesiyle İsraillilerin hisleri nefrete dönüşmüştü. İsraillilerin bu iki monarka olan düşmanlığının sebeplerinden biri, bu kralların Yahudileri kayırmış olmasıydı. Krallık içindeki daha varlıklı ve daha büyük olan ulus İsrail olmasına rağmen kralların gündemi Yahudilerin gündemiydi. İsrailliler bu birleşmeden fayda görmeyince, kendilerine yeni bir lider seçtiler.

Bu yeni liderin adı Yarovam'dı ve bu lider Yehuda muhaliflerinin bir araya getirdi. Süleyman'ın varisi ise oğlu Rehavam'dı. Hevron'daki Yahudi ihtiyar heyeti tarafından kolaylıkla onaylanan Rehavam aynı onayı kuzeydeki İsrailli kabile liderlerinden almak için Şehem'e gitti. Fakat bu İsrailli kabile liderleri Rehavam'dan babasının politikalarını değiştirip reform yapmasını isteyince Ahit'e göre Rehavam şöyle demiştir: "Babam (Süleyman) sizi kırbaçla yola getirdiyse, ben sizi akreplerle yola getireceğim". Eğer bu doğruysa, Rehavam Yahudi tarihindeki en büyük gafa imza atmıştır.

Rehavam hikâyesi, Davudi propagandacılar tarafından sonradan yazılmıştı. Amaçları, bölünmeyi bir kralın aptallığına bağlamak ve İsraillilerin Yahudilere olan antipatisini örtbas etmekti. Rehavam ne yapmış (ya da yapmamış) olursa olsun, Yarovam liderliğindeki İsrailliler zaten Yahudi egemenliğinden kurtulup kendi bağımsızlıklarını ilan etmek için ayaklanacaktı.

Kıssadan hisse, Süleyman'ın vefadının ardından iki İbrani ulus bölündü ve birbirileriyle savaşa girdi. Kudüs'ü almak için çaba veren İsrailliler bunu başaramayınca bu şehir Yehuda'nın başkenti olarak kaldı. İsrail'in kaybedilmesinin ardından Mısır akınlarına maruz kalan Yahudiler Mısır'a ağır vergiler vermek zorunda kaldı. İsrail ile Yehuda'nın bölünmesi Yahudilere hayırlı gelmemişti.

OmriDüzenle

Yehuda ile İsrail'in birbirinden ayrılması İsrailliler için iyi Yahudiler için kötüydü. Yahudiler ve Davut hanedanlığının baskılarından kurtulan İsrail'in önde gelenleri Yarovam'ı kendilerine kral seçti. Yeni kral, kendine ait bir ordu ve kutsal mekanlar kurdu. Kutsal tapınaklardan bir tanesi Betel'de diğeri en kuzey noktadaki Dan'daydı.

Ordudaki muhalifler Yarovam'ın oğlunu elemine etti. Çıkan iç savaşta bir kumandan ön plana çıktı. Bu kişi, İsrail'in ilk büyük askeri figürü olan Omri'ydi. Omri, her ne kadar Yahudiler ve Ahit yazarları tarafından popüler bir kral olarak görülmese de, politikalarıyla İsrail'in gücünü ve prestijini arttırdı (MÖ 884-873).

Küçük bir devlet olan İsrail'in güçlü bir müttefiğe ihtiyacı vardı. Yehuda bu görev için küçük ve güçsüzdü. Kenanlı Fenikeliler deniz dünyasının hakimleriydi. Fenike kökenli Sur ve Sidon'un ticaret yoluyla zengin birer devlet olmaları, muhtemel bir ittifakta İsrail'e büyük katkı sağlayacaktı. Fenike ile ittifak İsrail ekonomisinin canlanması ve doğuya doğru askeri genişleme için cesaret demekti. Doğuda, güneye doğru ilerleyen ve İsrail sınırına sürekli tacizde bulunan Aramiler bulunmaktaydı.

İsrailliler ile Fenikeliler arasında etnik veya dilsel bir engel yoktu. Her iki ulus da Batı Samilerdendi. Kültürel farklılıkları ekonomiden kaynaklanıyordu. Fenikeliler şehirli tüccarlardı, İsrailliler ise genelde tepeliklerde yaşayan çiftçi veya çobanlardı. Köylüler, şehirlilere karşı tedbirle yaklaşmayı tercih ettilerse de şehir ticaretinde sunulan işlenmiş mamüller onları cezbetmekteydi.

İttifak anlaşması kraliyet evlilikleriyle gerçekleştirildi. Omri'nin oğlu Ahab, Sidon'un Fenikeli kralının kızı Jezebel ile evlendi. Jezebel'in İsrail'e gelmesi diplomatik bir zaferdi. İsrail ile Fenikelilerin bir araya gelmesi ihtiraslı saldırgan düşmanları dizginlemiş ve genişleme için olanak sağlamıştı.

İsrail ile Fenike ittifakı İsrail ekonomisinde dramatik sonuçlar doğurdu. İsrail'den Fenikeye zeytin ve buğday, Fenike'den İsrail'e kumaş ve teknoloji akıyordu, bu da İsraillilerin yaşam tarzlarını varlıklı kılıyordu. İsrail, Fenike ile Arap dünyası arasında ticari bir köprü oluşturmaktaydı. Anlatıldığı üzere eğer gerçekten Saba Melikesi bir İbrani kralı ziyaret etmişse, bu büyük ihtimalle Omri zamanında gerçekleşmiştir.

Omri'nin gücünün göstergesi, kurduğu muaazam kale şehriydi. Başkent olan bu şehrin adı Samarya'ydı ve Kudüs'e göre birkaç gömlek daha göz alıcıydı. Samarya'nın görkemli dönemi yabancı ziyaretçileri o kadar etkilemişti ki İsraillilere Samiriler olarak hitap edilmeye başlanmıştı.

İsrail'in gücünden çekinen Yehuda, Aramiler İsrail'e saldırı düzenlediğinde Aramilerle ittifak kurdular (1 Krallar 15:16-20). İsrail'in milli güvenliğine yapılan bu tehdit sonucunda Yehuda'nın terbiye edilip kontrol altında tutulması kararı alındı. Ahab ile Jezebel'in kızı Atalya, Yehoşafat'ın oğlu ve Yehuda Krallığı'nın varisi Yehoram ile evlendirildi ve böylece İsrail'in Yehuda toprakları üzerindeki kontrolü kabul edilmiş oldu. Artık roller değişmişti; Davut ve Süleyman döneminde Yehuda'nın ekseninde olan İsrail şimdi Davut hanedanlığını kontrol ediyordu.

Omri'nin oğlu Ahab'ın krallık döneminde, Mezopotamya'dan, Aramilerden daha tehlikeli yeni bir düşman yaklaşmaktaydı. Bu yeni düşman, Batı Asya'nın tamamını fethetmeyi ve direnen ulusları yok etmeyi kafalarına koymuş Sami kökenli Asurlulardı. Sürekli çatışma halinde olan İsrail ile Aramiler bu kez birleşip, ortak düşmanlarıyla Karkar'da (~MÖ 855) çatıştı ve Asur Kralı III. Şalmaneser'i yendi.

MÖ 9. ve 8.yy'larda, İsrail, Yehuda, Kenan kökenli Fenike ve hatta kıyı şeridindeki Filistler için kullanılan genel tanım "Fenike Dünyası" idi. Her ne kadar kendi içlerinde farklılıklar olsa da, yabancılar için bu uluslar aynı dil, kültür ve ekonomiye sahip tek bir milletti. Yahudilerdeki Fenike bağı, bugüne kadar gelmiş en güçlü mirastır. Zamanla Yahudiler ve Aramiler (Suriyeliler) Fenike'nin ticari kültürünün mirasçıları oldular. Yahudiler, İbrani ataları gibi çoban kalmayıp Kenanlı kardeşleri gibi tüccar oldular.

Ahit'teki Omri ve Ahab ile Arkeolojideki Omri ve AhabDüzenle

Bölgedeki ilk şehirleşme ve gücün arkeolojik kanıtları Omri (MÖ 884-873) ve Ahab (MÖ 873-852) dönemini gösterir. Ahit'in Yahudi yazarları Omri'yi küçümsemektedir. Yahudi yazarlar, başta Fenike ile yapılan ittifak olmak üzere Omri'nin politikalarına nefret kusmaktadır. Omri ve Ahab, ulusun sınırların büyük ölçüde genişletmiş, Fenike sayesinde ekonomiyi geliştirmiş ve Aramilerle Asurluları püskürtmüşse de Yehova'ya tapan Yahudiler için bunlar önemsizdi. Onlar için Ahab'ın Fenikeli prenses Jezebel ile evlenip Baal kültüne izin vermesi tartışılması gereken daha önemli bir konuydu. Ahit'in son yazarları için yabancı bir prensesle evlilik endişe verici bir konudur fakat unutulmamaldır ki, zamanıda İsrail karışık toplumlardan oluşan ve dini hoşgörüsü bulunan bir ulustu.

JezebelDüzenle

Ahit'te çok az kadına, Jezebel'e atıldığı kadar iftira atılmıştır. Sidon'un Fenikeli kralının kızı, büyük bir ittifakın ve İsrail'in geri kalmışlıktan varlıklı ve güçlü bir ulusa dönüşmesinin sembolüdür.

Fenikeliler Kenanlıydı ve İsrail ulusunun yarısını da Kenanlılar oluşturmaktaydı. Halihazırdaki İsraillilerin çoğu zaten politeist olduğundan, Jezebel'in Baal kültünü getirmesi şeytani bir davranış değildi. Jezebel'in dinine karşı çıkan fanatikler, ulusun din özgürlüğünü hiçe saymaktaydı.

YehuDüzenle

Kocası Ahab'ın ölümünden sonra yeni kral olan oğlu üzerinde etkisi olan Jezebel, muhafazakarların siyasi direnişiyle karşılaştı. Arzulu bir general olan Yehu (MÖ 845-747) ayaklanmanın lideriydi. Ahit'e göre Yehu, yeni kralı ve annesi Jezebel'i öldürdü. Fakat Arami kaynaklarında ise yeni kralın ve onun yeğeni olan Yehuda kralı Ahaziya'nın Aramiler tarafından öldürüldüğü anlatılır. Darbe, büyük ihtimalle Omri hanedanlığından korkan Aramiler tarafından desteklenmişti. Yehu, Omri değildi. Omri'nin devrimlerinden sonra gelenekçi İsrailliler tarafından desteklenen Yehu, başta Aramiler olmak üzere İsrail'in yakın düşmanlarının üstesinden gelebilecek kadar hünerli değildi. Buna rağmen kurduğu hanedanlık bir asır boyunca devam etti.

Ahab zamanında Asurluları dahi püskürten İsrail, Aramilerden korunmak için Yehu zamanında Asurlulara haraç ödüyordu. Yehu, kuzeydeki İsrail topraklarının büyük bir kısmını ve Yehuda'nın kontrolünü kaybetti. İsrail, ortak düşmanları Aramiler yüzünden Asurlularla ittifak kurdu. Bir yandan Yehu'nun oğlu Yoaş ve torunu II. Yarovam, diğer taraftan Asurlular sayesinde Aramilerin toprakları yavaşça yok oluyordu.

II. Yarovam zamanında İsrail'in sınırları daha önce olmadığı kadar genişlemişti. Fenike ve Arap dünyasıyla bağlar tekrar kurulmuştu. Bu zamanda kendisine İsrail'in gelmiş geçmiş en büyük kralı gözüyle bakılıyordu. Fakat İsrail'in gücü bir göz yanılgısından ibaretti. Varlık içinde yüzen İsrail'in üst tabakası, Nineveli Asur kralı Tiglat Pileser'in (MÖ 744-722) Asur emperyalizmiyle yüzleşmek zorunda kalacaktı.

Gelişen ekonomiyle başta Samarya olmak üzere şehirler genişledi. Gittikçe büyüyen tarlalar askeri elit tabakanın kontrolüne girdi ve ticaret kalkındı. Fakat herkes başarılı olamadı. Bazı çiftçiler borca batıp topraklarını satmak zorunda kaldı. Ekonomide gittikçe artan köle talebiyle borçlu çiftçiler, ailelerini köle olarak satmak zorunda kaldı. Ülkesel kalkınma, tatmin olmuş çoğunluk ve mutsuz bir azınlığı beraberinde getirdi.

Omri hanedanlığı sırasında İsrail ile ittifak kurmak zorunda kalan Yehuda, Yehu döneminde İsrail ile olan bağlarını kopardı. İki ulus arasındaki geleneksel hüsumet kaldığı yerden devam etti. Yahudilerin İsrail'e karşı olan kinleri o kadar yoğundu ki, İsraillilere karşı Aramilerle ve hatta bağımsızlıklarını garantiye almak için Asurlularla ittifak kurmaya çekinmedi. Yahudilerin devleti İsrail'e kıyasla ekonomik açıdan çok gerideydi. Davut hanedanlığı Yehu hanedanlığına imrenmekteydi. Samarya'nın görkemini görenler için Kudüs gösterişsiz küçük bir başkentti.

AsurDüzenle

Asurlular İsrail sınırına dayandı. Asurluların son beş asırdır süre gelen askeri başarıları, geliştirdikleri tiksindirici stratejilere bağlıydı. Esirleri kötürüm etmekteydiler. Komşu nüfusu terörize etmek ve kontrol altında tutmak için girdikleri köy ve kasabalardaki herkesi katlettiler. Bazen fethedilen halkı diğer topraklara sürüp başka ulusları yeni alınan topraklara yerleştirdiler.

Asurlular Yakın Doğu'nun Nazileriydi. Kendi ülkesi içinde cezalandırma usülleri arasında kulak, alt dudak ve parmak kesme, hadım etme, yüze kızgın yağ dökme bulunmaktaydı. Yabancı düşmanlar ise kazığa oturtuluyor, kırbaçlanıyor veya topluca katlediliyordu. Acımasızlıklarıyla ün saldıkları için birçok düşman çatışmaya girmeden teslim oluyordu.

Bir dünya imparatorluğu kurma vizyonu olan acımasız III. Tiglat-Pileser (MÖ 747-724), haraç ödeyen prenslerden ziyade toprakları kendi ulusuna ekleyip buraları bağımlı eyalet yapmaktan yanaydı.

İsrail kralı II. Yarovam'ın ölümü, ülkede bitmek bilmeyen bir içsavaşa yol açtı. Fırsattan istifade eden Asurlular karşılanması zor taleplerde bulundu. Karşılanması imkansız olan talepler reddedilince Asur ordusu halka terör estirmeye başladı. Askeri aristokrasi çöktü. Birçoğu elit tabaka İsrailli olan binlerce kişi sürgüne gönderildi. İsrail o kadar küçülmüştü ki toprakları Samarya'dan ibaretti. Başa, Asurluların kuklası olan Hoşea isimli kral getirildi.

Bu sırada Yahudiler, İsrail'in başına gelen felaketten faydalanıp Asurlularla ittifak kurdu. Ülkesinin İsrail ile aynı kaderi paylaşmasından korkan Yehuda kralı Ahaz, Tiglat-Pileser'in bağımsızlığını tanıdı. İsrail'in kukla kralı Hoşea, Asurlulardan korkan Mısır'ın kışkırtmalarıyla artık Asurlulara bağlı kukla bir kral olmak istemiyordu. Hoşea, bazı Arami kukla krallarla koalisyon kurup Asur'a karşı geldi. Koalisyon teklifi Yehuda kralı Ahaz'a da götürülmüştü fakat Ahaz bu teklifi reddetti. Güney sınırını korumak ve teklifi reddeden Ahaz'ı cezalandırmak için Hoşea Yehuda'yı işgal etti. Bir yandan Asur saldırıları altında bulunan İsrail şimdi Yehuda ile savaş içindeydi.

Korkmuş Ahaz Asur'dan yardım istedi. İsrailli Hoşea'nın ihanetine kızgın olan Tiglat-Pileser, Omri'nin kurduğu Samarya'yı yerle bir etti. Binlerce kişi daha sürgüne gönderildi. İsrail, Asurlu bir valisi olan bir Asur eyaletine dönüştü. Yirmi yıl içinde, bir zamanlar güçlü olan İsrail devleti şimdi yok olmuştu. İsrail'in ortadan kalkması Yahudi gücünün yükselişe geçmesine yol açtı.

DinDüzenle

Din Yahudiler için bir takıntı halini aldı. Asur fethi dini devrimi tetikledi. Modern zamanlara kadar insanlar tanrılara hizmet sunmak için fazlasıyla vakit ayırırdı. İbraniler buna istisna değildi. En iyi ürünler tanrılara sunulurdu; özel günler yine onlara ayrılmıştı.

Dinin gücü, bu işin içinde bulunan profesyonel ilahiyatçılarla daha da artmıştı. Bu alandaki en önemli meslekler rahiplik ve peygamberlikti. Rahipler tanrıları doyurur, tapınakların bakımını yapar ve kayıt edilmiş metinleri korurdu. Peygamberler ise tanrılarla birebir konuşurdu; rahiplerin imreneceği yetilere sahiptiler. İki meslek arasındaki rekabet daimiydi. Ayrıca rahipler ve peygamberler kendi aralarında da rekabet içindeydi. Babadan oğula geçen rahiplerin bazıları politeist birçoğu ise henoteistti.

Peygamberlik de rahiplik gibi babadan oğula geçerdi. Karizmatik peygamberler kendilerine takipçiler bulur ve peygamberler loncası kurardı. Bu loncalardan yeni peygamberler yetişirdi.

TanrılarDüzenle

İsrail ve Yehuda tanrıların mekanlarıyla doluydu. Tapınak ve türbeler tanrıların güçlerinin göstergesiydi. Her tapınağın dışında kurban ve sunuların koyulduğu bir masa yer almaktaydı. Kenan dünyasında sıkça görülen tapınaklar genelde Baal, karısı Aşera ve kız kardeşi Anat'a aitti.

Maddi kalkınmayla tanrılara olan hizmetler de değişti. Kurban sunma daha gösterişli hale geldi. Tapınak binaları lüksleşti ve ayinler kompleks hale geldi. İnsanların çoğu yaşam savaşı verirken tanrıların yaşam standartları yükselmeye devam etti.

Tanrılar, en azından onların hizmetçileri, taraftar toplamak için yarış içindeydi. Rekabet, propagandayı gerekli kıldı. Tanrıları abartarak göklere çıkarma ihtiyacı beraberinde mitolojiyi doğurdu. Her kült, tanrılarının muazzam eylemleriyle anılırdı; tanrıların eylemlerinin abartılması ihtiyacı rekabetten kaynaklanıyordu.

Tanrılarının statüsünü yükseltmek isteyen arzulu ruhban sınıfının ana stratejisi henoteizmdi. Henotesitler, kendi favori tanrılarını en güçlü, en yetenekli ve her ihtiyacı karşılayabilecek hizmetler sunan bir tanrı olarak betimledi. Bu rahiplere göre diğer tanrılar, kendi tanrılarına kıyasla daha düşük seviyede ve önemsizdiler.

HenoteistlerDüzenle

Antik zamanlarda birçok insan politeistti. Bazı insanlar ise henotesitti, yani diğer tanrıların varlığını kabul ediyor fakat kendi favori tanrıları dışındaki tanrılara hizmet etmeyi reddediyordu. Henoteistler, diğer tanrıların varlığını kabul ettiğinden inanç olarak politeist kabul edilebilirler. Henoteizm monoteizm değildi fakat monoteizme giden ilk basamaktı.

LevilerDüzenle

Tarım dünyasında birçok insan yerleşik hayata geçip çiftçi oldu ve bir kısmı ise göçebe kalmaya devam etti. Bir kısım ise toprak ve otlak alanlardan yoksun, istenmeyen insanlardı. Zaman içinde bu gezginlik yaşam tarzlarını belirledi. Hayatlarını idame ettirebilmek için, iletişime geçilen kişilerin hoşgörüsünü kazanmak amacıyla kendilere has yetenekler geliştirdiler.

Bu toplulukların ana meslekleri kara büyü veya falcılıktı. Tehlikeli bulunup nefret edilen bu kişiler aynı zamanda çekici de bulunuyordu.

Yahudi ve İsraillilerin hayatına giren kabilelerden bir tanesi Levilerdi. Bu kabile her ne kadar Sami kökenli olsa da Mısır isimleri taşıyan tek İbrani kabileydi. Kendilerine ait toprakları olmayan ve büyücülükle uğraşan Levilerin yılan tanrısı Nehuştan ile özel bir bağları vardı. Bu kabile Yehuda'nın güneyindeki Negev'de doğmuştu ve içlerindeki lider klan Musa'nın klanıydı.

Her ne kadar Levilerin tarihi tanrısı Nehuştan ise de, zamanla güney çöllerinin fırtına tanrısı olan Yehova'yı benimsemişlerdi. Leviler yıllar boyunca, Yehova'nın yaşadığına inandıkları dağda, başka göçebe bir ulus olan Keniler ile yan yana yaşadılar. Keniler, halihazırda Yehova'ya tapıyordu. Karışık evliliklerle Leviler de bu tanrının yoluna girmeye başladı. Leviler için Yehova koruyucu tanrı olurken, ya Nehuştan'ın önemi indirgendi ya da Nehuştan Yehova ile bağdaştırıldı.

Yehova'nın dünyevi mekanı dağ olduğundan göçebe olan Leviler büyük bir sorunla karşılaştı. Eğer bu dağdan ayrılırlarsa Yehova'yı yanlarında nasıl götüreceklerdi? Bu sorunun cevabı basitti. Dağdan birkaç taş toplanıp bir kutuya konuldu. Kutsal taşların bulunduğu kutunun sorumluluğu Musa klanına verildi. Yehova'nın en baştan beri sembolü şekil verilmemiş doğal taşlardı (bu durum zamanla şekilcilik karşıtlığına dönüştü).

Doğaüstü güçlerin uzmanı olan gezgin Leviler kuzeye doğru ilerleyip önce Yehuda'ya sonra İsrail'e girdi. Yehuda ile Negev'de karşılaşan Leviler, Lea kabilelerine (Yehuda ve Şimon) Yehova'yı tanıttı. Bu nedenle Yahudilerin Yehova ile olan bağı İsraillilere oranla daha eski ve daha güçlüdür. Yehuda'nın hemen kuzeyinde Rahel kabileleri olan Efraim ve Benyamin bulunmaktaydı. Yehuda'dan çıkan Leviler Efraim topraklarına girdi. Musa klanı, ana şehirlerden olan Şilo'da kendilerine yaşayacak bir yer buldular. Yehova kültü yayılmaya başladı.

KenilerDüzenle

Negev'de göçebe bir kabile olan Keniler, Ahit yazarlarına göre Adem ve Havva'nın ilk ve lanetli oğlu olan Kabil'den gelmişlerdir. Hakimler kitabında (4:11) Musa'nın kayınpederinin kabilesi olarak anlatılır. Keniler muhtemelen dağın fırtına tanrısı olan Yehova'yı Musa'ya tanıtmıştır; ya da daha gerçekçi bir açıklamayla, Leviler Kenilerin tanrısı Yehova'yı kendi koruyucu tanrıları olarak benimsemiştir.

Yehova'nın sihirli dağı Negev'de bir yerdeydi ve bunun volkanik olma ihtimali vardır. Bu dağın Sina Çölü'nde bulunduğu bilgisi Hristiyan kaynaklı yanlış bir bilgidir. Adı geçen dağın Ahit'te iki ismi bulunmaktadır: Horev ve Sina.

Buradan çıkacak sonuç şudur ki, Keniler, Leviler ve Yahudiler ya birlikte ya da ayrı zamanlarda Yehova'nın sihirli dağına rastlamıştır.

YehovaDüzenle

Yehova kültünün merkezi, kabile toprakları olan Yehuda, Benyamin ve Efraim'di. Merkezi tapınak Şilo'daydı. Leviler ise bu kültün ana misyonerleriydi.

Yehova, yerel tanrılar, klan ve kabile tanrıları, gök, yer ve yeraltı tanrılarıyla dolu kalabalık bir tanrı piyasasına girdi. Bir fırtına tanrısı olan Yehova'nın Haddad'da Baal isimli çok güçlü bir rakibi vardı. Yehova'nın burada tutunması kolay olmayacaktı. Fakat Yehova'nın zaferi savaş ile geldi. Filist istilası İsrail ile Yehuda'nın birleşmesini tetikledi. Her federasyonun, savaşta kendilerini koruması için bir tanrısı vardı. Şehirli Kenanlıların koruyucu tanrısı Baal olduğundan tepelik halkı olan İbranilerin kendilerine has başka bir tanrı seçmesi gerekmekteydi. Böylece fırtına tanrısı Yehova, Yehuda'nın savaş tanrısı oldu.

Yehova'yı savaş tanrısı olarak kabul etmek, Baal ve El gibi Kenan'daki diğer tanrılara ibadet edilmesini engellemiyordu. Yehova taraftarları dahi (henüz) böyle bir şart koşmuyordu. Yehova önemli bir tanrı haline gelmişti fakat henüz "en" önemli tanrılardan biri değildi.

DavutDüzenle

Yehova'yı başarılı kılan, onun Yahudiler tarafından benimsenmesiydi. Kültün misyonerleri Leviler hem İsrail hem Yehuda'da yaşamalarına rağmen, güney kökenli oldukları için Yehuda'daki etkileri İsrail'deki etkilerine kıyasla daha fazlaydı. Şaul'un toprakları olan Benyamin ve Efraim'de güçlü bir Yehova etkisi vardı fakat kuzeye gidildikçe tarımla uğraşan halkın daha çok tarihi bereket tanrılarına yöneldikleri görülmekteydi.

Ahit'e göre Davut, Yahova'yı kraliyet ailesinin ilahi koruyucusu olarak seçmiştir. Filistlerle yapılan savaşta Şilo'dan getirilen Yehova'nın kutsal sandığı Filistlere geçmişti fakat sandığı geri alan Davut bunu yeni başkent olacak olan Kudüs'e götürdü. Böylece Yehova'nın yeni mekanı Kudüs oldu. Bu zamandan sonra Ahit'teki Davut ve Yehova zaferleri hep birbirleriyle bağdaştırıldı.

Musa hanedanlığı Yehova kadar şanslı değildi. Merkezleri Kudüs değil Şilo'ydu. Rahiplerinden biri Kudüs'te Yehova'ya hizmet sunan Abiatar'dı. Fakat Abiatar, Davut'tan sonra kral olarak Adoniya'yı desteklediği için Süleyman'ı (~MÖ 970) kızdırdı. Süleyman, Abiatar'a tepki olarak tapınağın başrahipliğine başka bir aileden gelen ve Süleyman'ı destekleyen Sadok'u atadı. Musa hanedanlığının yaptığı siyasi hata kendilerini Yehova'nın merkezi gücünden uzaklaştırdı. Zamanla Musa rahipleri soyundan gelenler, Kudüs Tapınağı'nı kontrollerinde bulunduran Sadok hanedanlığına muhalif oldu. Ülkenin bölünmesinden sonra Musa rahiplerinin merkezi Şilo İsrail'de, Kudüs ve Davut hanedanlığı Yehuda'da kaldı.

ProtestoDüzenle

Yehova'nın merkezinin Şilo'dan Kudüs'e kayması dramatik sonuçlar doğurdu. Kudüs'teki tapınak Yehova dışında El ve Şalem (Satürn) gibi diğer tanrıların da mekanıydı. Eğer Yehova Kudüs'ün tanrısı olmak istiyorsa kendisini, kendinden önce gelen diğer tanrılarla özdeştirmeliydi. Eğer kraliyet ailesinin bir tanrısı olmak istiyorsa, göçebe çobanların sunduğu basit kanlı kurbanlar O'nun saygınlığının çok altındaydı.

Kudüs'ün nüfusu İbrani ve Kenanlı ulusların karışımından oluşuyordu ve devamlılığın sağlanması önemliydi. Kudüs'teki tanrıların evi tipik bir Kenan tapınağıydı. İç içe bulunan iki odadan, en içteki tanrının tahtı, dışardaki oda ise tanrının hizmetçilerinin odasıydı. Yehova'nın sandığı iç odadaydı. Bu odada, tanrının iktidarını destekleyen yarı-tanrıların heykelleri de bulunmaktaydı. Bu durum, maziye özlem duyan göçebelerin nefretini kazandı ve provakasyonlar başladı.

Davut ve Sadok hanedanlıkları bir ikilemle karşı karşıya kaldı. Kurban ayinleri geleneksel kalıp, atalarının izinden gidip heykel gibi betimlemelerden kaçınılmalı mıydı? Yoksa, bu kült Kenanlılar gibi Yahudilerin komşularını da cezbedecek nitelikte mi olmalıydı? Gerek gerçek gerek hayali olsun, ataların izlediği yol üzerinden tartışma yaratmak, hem siyasi hem dini güce karşı oluşturulan protestoların ana aracıydı.

Yehova "protesto hareketi", tepeliklerdeki İbranilerle düzlüklerdeki Kenanlıların geleneklerinin sürtüşmesiyle başlamıştı. Atalara olan sadakat tepelik geleneğini yok sayamamıyordu. Aynı şekilde, genel politika Kenanlıların din ve kültür tarzlarını da yok sayamıyordu.

Yehova'nın gök tanrısı El ile bağdaştırılması ona Aşera'yı eş olarak vermiş oldu. Sevilen ve korkulan bir tanrıça olan Aşera, Yehova'nın da prestijini arttırmış oldu. Yehova, bir fırtına veya savaş tanrısından daha öte bir tanrı olup bereketin de kontrolünü eline almalıydı. Aşera ile olan evlilik Yehova'nın bu rolünü güvence altına aldı. Zamanla Yehova panteonun lideri oldu.

Çoğu Yahudi ve İsrailli değişikliklere karşı çıkmadı. Sadece merkez dışında yaşayan göçebeler, bu değiştirilmiş ayinleri garip ve hakaret edici buldu.

Süleyman'ın ölümünün ardından İsrail ve Yehuda ayrılınca, İsrail'in Yehova ile olan bağı zayıfladı. Yahudiler için Yehova, tarihlerinin bir parçasıydı. İsrailliler için ise Yehova, Davudi ve Yahudilikle ilgili birşeydi. Yarovam liderliğindeki yeni İsrail hükümeti Yehova'nın üstünlüğünü reddedip, İsrail topraklarındaki Bethel ve Dan'da iki yeni tapınak kurdu ve El ile Baal'i eski ihtişamına döndürdü. Ne de olsa bu iki tanrı, geleneklerinin bir parçasıydı.

Değişikliklerden memnun olmayan Levilerin arasında, Şilo tapınağının geleneksel rahipleri olan Musa hanedanlığı bulunmaktaydı. Bir yandan, İsrail'in Sadok rahiplerinin kontrolündeki Kudüs Tapınağına sırtlarını dönmesini memnuniyetle karşılayan Musa hanedanlığı, öte yandan Yehova'nın seviyesinin indirgenmesi ve Şilo yerine iki farklı şehrin dini merkez seçilmesinin sıkıntısı içindeydi. Göçebe çobanlar, yeni dini politikalara içerlemekteydi; onlara göre Yehova'nın albenisi Kudüs tapınağındaki Kenan usulü ayinlerden değil, Yehova'nın çoban kültürüne olan geleneksel bağından kaynaklanmalıydı.

Bir yandan Yehova, diğer tarımsal halkarın tanrılarıyla yarış içindeyken, ayinlerin nasıl uygulanması gerektiği konusunda Yehova taraftarları da kendi aralarında yarış içindeydi.

EliyahuDüzenle

Yehova Protesto Hareketi'nin kökeni, şehir merkezli yeni İbrani tarım ekonomisi ile bundan nefret eden ve sayıları gittikçe azalan çoban dünyası arasında artan ayrılığa dayanır. İsrail ve Yehuda'nın gelişen ticari dünyasıyla yüzleşmek zorunda kalan İsrail ve Yehuda çobanları, yeni ekonomiye karşı çekingen ve saldırgandı. Yahudilerin yeni toplumsal değerlerine kin duymaktaydılar. Duyulan kinin aktif bir ayaklanmaya dönüşmesi, İsrail'in MÖ 9.yy'da uyguladığı provakasyonlarla gerçekleşmiştir. Omri hanedanlığından Omri'nin oğlu Ahab, Fenikeli prenses Jezebel ile evlenince İsrail ile Fenike arasındaki ittifak güçlendi. Bu durum karşısında Doğu Şeria'daki muhafazakar kabile üyeleri direnişe geçti. Bu kabilelerin karizmatik lideri, çoban fundamentalizminin savunucusu ve Yehova peygamberi olan Eliyahu'ydu.

Profesyonel Yehova perygamberi olan Doğu Şeria'nın yerlisi Eliyahu'nun, Yehova kültünün doğduğu çöldeki kutsal dağ ile duygusal bağı vardı. Eliyahu'nun, şifacılık gibi doğaüstü güçleri olduğuna inanılmaktaydı, bu vesileyle Eliyahu'nun otoritesi de güçlenmekteydi.

Hükümetteki gösterişçilerden nefret eden Eliyahu, monarşinin tehlikeli bir icat olduğuna inanmaktaydı. Karşısında baş düşman olarak, asırlardır Kenanlılar ve İbraniler tarafından tapılan Baal kültünü buldu. Jezebel'in Fenike şehri Sidon'dan gelmesiyle Baal kültü güçlenmişti. Birçok Yehovacı, Baal'i panteonlarına eklemekte sıkıntı görmedi. Politeist topluluklarda birçok tanrı birçok fırsat demekti. Fakat Eliyahu ve takipçilerine göre Baal'in popüleritesi kabul edilemez bir durumdu. Eliyahu'nun içinde bulunduğu topluluktan güçlü bir düşünce akımı ortaya çıktı: Protesto Hareketi.

Yok olmaya yüz tutmuş eski çoban kültürünün ürünü olan Protesto Hareketi'nin özünde sadece ve sadece Yehova'ya tapmak ve diğer tanrılardan nefret etmek yatmaktaydı. Sevilmeyen tanrılar en nihayetinde şeytanlaştırıldı.

"Kıskanç" tanrı fikri, yeni bir konsept değildi. Yehova'dan önce gelen tanrıların bazıları da Yehova gibi sadece kendisine tapılmasını istiyordu. Diğer tanrılarn varolmasında bir sakınca yoktu fakat onlara ibadet edilmemeliydi.

Birçok Yehova taraftarı yeni ekonominin sunduğu yeni yaşam tarzlarından memnundu. Onlara göre, bir tanrıya tapınmak diğer tanrıların hiçe sayılması gerektiği anlamına gelmiyordu. Günlük yaşama ayak uydurmuş Yehovacılar, Protesto Hareketi'ne, laiklerin şeriatçılara baktığı gözle bakıyordu.

Eliyahu'nun muhalif tarzı, kendisinden sonra gelen Elişa (MÖ 845) tarafından da devam etti. Siyasi hareket, direnişin bir sonraki adımını oluşturdu. Yehova kültünün "hak ettiği" yere gelebilmesi için, Ahab ile Jezebel'in ve Fenike ittifakının üstesinden gelinmesi gerekmekteydi. Fakat, Ahab'ın popüleritesi ve sunduğu Fenike kökenli ihtişam onun aynı zamanda gücününün göstergesiydi.

Asur gücünün tekrar canlanması, Batı Asya ulusları olan Aramiler, Kenanlılar, Fenikeliler, İsrailliler ve Yahudiler üzerinde tehdit oluşturuyordu. Ahab, bu adı geçen ulusları Asurlulara karşı direnmek için birleştirmeye çalıştı. Ahab, halihazırda Fenikelilerle güçlü bir ittifak içindeydi. Ahab ve Jezebel'in kızı Atalya'nın, Yehuda tahtının varisi Ahaziya ile evlenmesi, Yehuda'yı İsrail'in uydu devleti yapmıştı ve Ahab'ın prestiji daha da artmıştı. İttifak rüyasını gerçekleştiremeden ölen Ahab'ın yerine, kendisinden güçsüz ve annesi Jezebel'in etkisinde olan oğlu Yoram geçti. Jezebel'in iktidar üstündeki etkisi İsraillilerin antipatisini topladı; bu durum Protesto Hareketi için fırsat doğurdu.

Protesto akımının lideri Elişa, Yehu'yu ikna edip Yoram ve annesi Jezebel'e karşı ayaklanmasını sağladı (MÖ 842). Ayaklanmadan zaferle ayrılan Yehu'nun Protesto Hareketi'ne karşı bir ilgisi yoktu; onları tahta geçene kadar çıkarı için kullanmıştı. Kenan kültürünü ortadan kaldırmak istemeyince, Protesto Hareketi ihanete uğradığını anladı fakat Yehu'yu cezalandıracak güçleri yoktu. Protesto Hareketi ve Şilo rahiplerinin yapabileceği tek şey, oturup siyasi bir felaket ummak ve halkın kraliyete karşı gelmesini beklemekti.

ŞiloDüzenle

Yehu hanedanlığı tahta çıkınca Protesto Hareketi ile olan ilişkisini kesti. Sınırları genişlemekte olan İsrail'de, "ataların yolundan gitmek" cazibesini yitirdi. Güce giden yol "modernleşmek" ve Fenikelileri taklit etmekti.

Aramilerin MÖ 800'lerde Asurlularca yenilgiye uğratılması, İsrail'in sınırlarını genişletmesine yardımcı oldu. Ortaya, durumdan istifade eden "yeni zenginler" çıktı. Zenginlerin yanı sıra fakirlerin de sayısında artış oldu. Ticari kültürün başlangıcında afallayan çiftçiler borç batağından çıkamayınca ya topraklarını satmak ya da köle olmak zorunda kaldılar. Eski köy tarzı yapı bozulmaktaydı. Üst sınıf halk bunu ilericilik olarak, alt sınıf ise katastrofi olarak görmekteydi.

Protesto Hareketi, alt tabaka halktan kendilerine taraftar toplamaktaydı. Fundamentalistler, yeni gücün ve "modernleşmenin" kimseye bir faydası olmadığına inanmaktaydı. Yeni varlıkların çoğu ordunun elindeydi. Fakir çiftçiler, babalarının evlerinden çıkarılmaktaydı. Bir zamanlar İsrail yaşamının "etrafında" bulunan Protesto Hareketi kendini İsrail yaşamının "içinde" buldu.

Protesto peygamberleri İsrail'de baş göstermeye başladı. Asurluların İsrail'i fethine şahit olan peygamberlerden Hoşea (İsrail'in son kralı Hoşea ile karıştırılmamalıdır), yeni ekonomik gelişmeleri kınadı ve Yehova'nın gazabının yakın olduğunu öngördü. Bu zamandan sonra, Yehova ile İsrail'in ebeveyn-çocuk ilişkisi benzetmesinin yanı sıra, zamanımıza kadar gelecek olan yeni bir benzetme ortaya atıldı: Yehova ve İsrail'in ilişkisi karı-koca ilişkisi gibiydi. İsrail'in diğer tanrılara tapması, Yehova'ya karşı ihanet ve zinaydı (Hoşea 2:4-7). Yehova (koca)'nın sunduğu koruma karşısında İsrail (karı)'in görevi sadece kocasına tapmak ve sadık olmaktı.

Protestocular merkezi bir komuta altında değillerdi. Herkes yerel çapta iş görmekteydi. En önemli yerel merkez ise Şilo'ydu. Şilo'daki Musa hanedanlığına bağlı Leviler protesto akımının önderiydi fakat Yehu monarşisi üzerinde etki sahibi olamıyordu.

Protesto Hareketi İsrail'de doğmasına rağmen en güçlü desteği, diğer bir İbrani devlet olan Yehuda'da buldu. Yahudiler, İsraillilere kıyasla çoban kültürüne daha yakındı. Yehuda'da da Fenike hayranı "modernciler" ve bunu protesto eden peygamberler vardı. Bu peygamberlerden biri Amos'tu (~MÖ 750). Amos kuzeye doğru yol alıp İsrail'in Bethel'deki tapınağında kraliyet ailesini ve "modernci" işbirlikçileri kınadı. Onun bu cüreti ülkeden kovulmasına neden oldu.

Yehova kültünde bölünmeler başladı. Kimisi Yehova'yı tanrıların tanrısı olarak görüp O'nu El ile bağdaştırdılar. Bu kişilere göre ne panteonda diğer tanrıların bulunmasına ne de Kenanlıların Baal ve Aşera kültünde kullanılan ayinlerin kullanılmasında bir sakınca vardı. Bir grup ise sadece Yehova'ya ibadet etme ve Samarya ile Kudüs'teki Yehova rahipleri gibi Fenike seremonilerinin kullanılması taraftarıydı. Ayrılıkçı Protesto Hareketi ise sadece ve sadece Yehova'ya tapılması ve Kenan ayinlerinin terkedilmesi görüşündeydi.

MonoteizmDüzenle

Asur'un İsrail'i fethetmesinden sonra İsrail liderleri sürüldüyse de İsrail halkı topraklarında yaşamaya bir süre devam ettiler. Yabancı uluslar bu topraklara sürüldü ve İbrani ve Kenan kültürleri bulandırıldı. Liderlerini kaybeden İsraillilerin toprakları Asur imparatorluğunun bir eyaleti olarak kaldı. Yehuda ise Asurlulara karşı ayaklanmayı reddedince hayatta kalmayı başardı. Haraçlarını ödedikleri sürece geçici olsa da Asur hükümetinden bağımsız kaldılar.

Bazı İsrailliler yurtlarında kalmasına rağmen bir kısmı sürüldü. Mültecilerin gidebileceği en yakın yer Yehuda topraklarıydı. Mülteciler arasında Şilolu Leviler ve Protesto Hareketi'nin liderleri bulunmaktaydı. Bu mülteciler beraberinde Kenan kültürünü, siyasi ve dini argümanlarını, varlıklarının bir kısmını ve kızgın tanrılarını getirdi. Yehuda sahnesi hızla değişti. Nefret edilen Asurlulara karşı direniş güçlendi. Kudüs genişledi ve yeni yerleşim birimleri kuruldu. İsrailli mültecilerin yerleştiği yeni yerleşim birimlerinden biri Anatot'tu ve bu şehire yerleşenler arasında Musa hanedanlığı da mevcuttu.

Yahudilere göre Yehova, Yahudi panteonundaki tanrıların kralıydı. İsrail'de olduğu gibi Yehuda ayinlerinde de güçlü Kenan etkileri mevcuttu. Başrahipler, şimdi mülteci durumuna düşen Musilerin (Musa hanedanlığı) rakibi Sadukilerdi.

İsrail'de yaşanan trajedi ile Musiler kendilerini Protesto Hareketi'nin içinde buldular. Kıyamet haberciliği Yehova'nın süre gelen propagandasının bir parçasıydı. İsrail'deki felaket yaşanınca Yehova'nın kızgınlığı ve gücü tasdiklenmiş oldu. Olası başka bir felaketin engellenmesi için İbrani ataların yolu olan çoban geleneğine geri dönülmeliydi. Bu düşünce akımıyla birlikte Ahit'in ilk izleri doğmuş oldu.

Yehova, Asurluları kontrol edebilecek kadar güçlü olmalıydı. Milli bir tanrı olmak yeterli değildi. Yehova, İsrail'i cezalandırmak için Asurluları kullanabilecek güçte bir tanrı yani bir dünya tanrısı olmalıydı. Bu ihtiyaçtan dolayı, bugün monoteizm denilen akım doğdu.

Yehova'nın gücünü ispatlayan, İsrail'in zaferi değil yenilgisiydi. Her ne kadar Asurlular, kazandığı zaferle kendi tanrılarının daha üstün olduğunun ispatlandığını belirtse de, Protesto Hareketi'ne göre, İsrail Yehova'nın ve atalarının yolundan ayrıldığı için, Yehova Asurluları, İsrail'i cezalandırmak için bir araç olarak kullanmıştır.

İsrail ve Yahudi monoteizmi, felsefi spekülasyondan değil siyasi ve dini umutsuzluktan doğmuştur. Bu monoteizm etnik dinden öteye geçememiştir. Yehova'nın ana takıntısı, seçilmiş halk olan Yahudilerin davranışlarıydı. Her ne kadar kainatın hakimi olsa da kurallarını sadece iki küçük ulusa empoze etmekteydi.

Değişimin tetikçisi genelde afetlerdir. Kimi zaman bir meteor düşüp afet yaratırken kimi zaman diğer ulusların istilası altında ezilmek felakettir. Asur işgali Yahudi tarihinin meteoruydu.

"J"Düzenle

MÖ 725-697 yılları arası Yehuda'nın kralı, Davud hanedanlığına bağlı Hezekiya'ydı. Hezekiya, Asurlularla ittifak kuran büyükbabası Ahaz'ın yaptıklarını geri aldı. Mısır kralının kışkırtmaları neticesinde Hezekiya, Firavunla ittifak kurup Asurlulara karşı cephe aldı. Asurlulara haraç ödemeyi kesince Asur kralı Sanherib (MÖ 705-681) ordusuyla birlikte Yehuda'ya ilerledi, önemli bir kale şehri olan Lakiş'i yıktı ve Kudüs'ü kuşattı (MÖ 701). Mısırlılar Yahudilere yardım etmeye gelmeyince Yehuda, İsrail'in kaderini paylaşmakla yüz yüze kaldı.

Böyle kritik bir zamanda Hezekiya, Protesto Hareketi ile irtibata geçti. Yehudalı peygamber İşaya çoktan kralın sırdaşı olmuştu bile. İşaya, dini fanatizmden doğan stratejisini krala sundu. Stratejiye göre umut kesilmemeli, teslim olunmamalı, Mısırlılar unutulmalı, sadece Yehova'nın gücüne güvenilmeliydi. Çağımızın laik dünyasında bu fikir bir çılgınlık olarak kabul edilse de, Hezekiya zamanında dini kültürle yaşayan bir ulusta böyle bir stratejinin kredibilitesi vardı. Protesto Hareketi'ne göre yabancı tanrılar ve uluslar tehlikeliydi ve Yahudi milliyetçiliği demek Yehova'dan başkasına güvenmemek demekti.

Asurlular birden bire kuşatmayı kaldırıp bölgeden ayrıldılar (bu geri çekilme kısa süreliydi ve bir zaman sonra geri gelen Asurlular tekrar Yehuda'yı haraca bağlayacaktı). Dine göre Yehova onları salgın hastalıkla cezalandırıp geri çekilmelerini sağlamıştır fakat muhtemelen gerçek sebep, imparatorluğun diğer bölgelerinde baş gösteren sorunlardı. Gerçek sebep ne olursa olsun Hezekiya ve Protesto Hareketi'nin gözünde bu Yehova'nın bir mucizesiydi. Bu olaydan sonra Hezekiya, İşaya'nın inancına tam anlamıyla gönülden bağlandı ve böylece Protesto Hareketi ilk defa iktidarda söz sahibi oldu.

Bu zamanda bir döküman ortaya çıktı. Bunun kökenleri Şilolu mülteci Musilere dayanmaktaydı. Belgede dünyanın kuruluşundan Kral Davut'a kadar geçen zamana kadar Yehova'nın, insanlığın ve Yahudi ulusunun sözde tarihi anlatılmaktadır. Ana teması Yehova'nın azametidir. Yehova kendisine sadık olanları ödüllendirip düşmanlarını cezalandırmaktadır. Yehova'nın İbrani halkıyla olan bağı, İbranilerin sözde ortak atası İbrahim ile başlamaktadır. Yehova, Musi rahiplerin sözde atası Musa aracılığıyla Yahudileri Mısır'dan mucizevi bir şekilde çıkarmıştır. Zamanla belgeye yapılan eklentilere göre Davut, İsrail ve Yehuda'nın kralı seçilmiştir ve Yehova Kudüs'ü kendi mekanı yapmıştır.

Dökümanda anlatılanların Yahudi tarihiyle bir alakası olmayıp Protesto Hareketi'nin teolojisiyle ilgilidir. Bu döküman, kültün reklamını yapan, Yehova'yı ihtişamlandıran ve O'nun Yahudi ulusuyla bağını gösteren bir misyoner yazıtıydı. Bu belge, ileride Tevrat ve Ahit olarak bilinen kitapların kökenini oluşturmaktadır.

Sadukiler, muhtemelen Levi olmayan ve kesinlikle Musi olmayan bir klandan gelmekteydi. Her ne kadar Musiler onların düşmanları olsa da Musa'dan kendilerine pay çıkarmayı becermişlerdir. Kendi mitolojik ataları olan Harun'un Musa'nın kardeşi yaptılar (Çıkış 4:10-17). Harun'a başrahiplik görevi verdiler ve Tevrat'tan sorumlu kıldılar (Sayılar 18). Böylece ironik bir şekilde Musa'nın fanatik savunucusu oldular.

Yehova'nın mucizeleri olmasaydı Yahudiler olamazdı. Aynı şekilde Yahudiler olmadan Yehova büyüklüğünü gösteremezdi. Buna rağmen belgenin merkezinde Yahudiler değil Yehova bulunmaktadır.

Belgenin ne zaman biraraya getirildiği tam olarak bilinmemektedir fakat MÖ 720'den önce yazılmış olması şüphelidir çünkü belgede monoteizmin ilk izleri görülür ve monoteizm Asur saldırılarına tepki olarak doğmuştur.

Belgenin yazarları İsrail ile Yehuda'nın ortak kökenleri olduğunu dolayısıyla Yahudilerin İsrail topraklarında da hak sahibi olduğunu belirtir. Yahudilerin baş düşmanı Mısır ve en büyük peygamberleri Musa'ydı. Tüm bu anlatılanlar MÖ 8.yy'da var olan Yehuda'nın siyasi sorunlarının cevabı olarak yaratılmıştır.

Modern uzmanlar bu belgeye "J" der çünkü bu konu üzerinde çalışan ilk bilirkişiler Alman araştırmacılardı ve "J" Almanca Yehova'nın (Jahweh) baş harfidir.

Hezekiya, dini devrim yoluna başvurdu. Diğer tanrı kültlerini yasaklayıp Yehova kültünü Kenan etkisinden temizledi. Kutsal Aşera ağaçlarını kestirdi. Penisiyle ünlü Baal tanrılarının heykellerini yıktırdı. Hatta, Musa ve onun kuzenleri Levilerin sembolü olan yılan tanrısı Nehuştan betimlemelerini ortadan kaldırdı.

Hezekiya, Protesto Hareketi'ni benimseyen ilk kraldır. Fakat sonradan Ahit yazarları, Hezekiya'dan önceki krallar olan David, Asa ve Yehoşafat'ı, Protesto Hareketi'ne sadık olan krallar olarak ekleyecektir.

Protesto Hareketi'nin monoteizmi, Platonik ve Aristotelyan Yunan felsefi monoteizminden farklıdır. Felsefi monoteizmde Tanrı, kendisine nasıl hitap edildiğine aldırmaz; Tanrı, Zeus veya Jüpiter diye anılabilir. Protesto Hareketi'nin etnik monoteizminde ise sadece Yehova adına cevap veren yerel bir tanrı evrenselleştirilmiştir. Bu tanrı, önceleri diğer tanrıların varlığını inkar etmeden kendisinin daha üstün olduğunu belirtir; ardından diğer tanrıların seviyelerini ruhlara ve şeytanlara indirger.

Yehova, diğer tanrılara ibadet edilmesini çekemeyen kıskanç bir tanrıdır. Aynı zamanda bir Yahudi milliyetçisidir. Birçok büyük şehir merkezlerine rağmen Kudüs'ü kendi mekanı olarak seçmiştir. Dünyanın tanrısı olmasına rağmen vaktinin çoğunu Yahudilerin kralı olmakla geçirmektedir.

Hezekiya'nın devrimleri Yahudi tarihinin dönüm noktalarından biridir. Bu zamandan itibaren "saflandırılmış" Yehova kültü, siyaset ve savaşın ana odağı olmuştur.

Geri AdımDüzenle

Mısır'a doğru ilerlemeyi kafalarına koyan Asurlular bölgeye geri geldi. Bu sırada tahtta Hezekiya'nın ardılı Menaşe (~MÖ 700) bulunmaktaydı. Menaşe, İsrail'in akıbetiyle aynı kaderi paylaşmamak, Davut hanedanlığının devam etmesi ve Yahudileri kurtarmak için Asurlulara vergi ödeyip onların uydusu olan özerk bir devlet olarak kalmayı tercih etti.

Asurlulara karşı atılan bu geri adımla Protesto Hareketi'nin kuyusu kazılmış oldu; kısa bir süreliğine zafer yaşayan akım şimdi çökmüştü. Asur ile Yehuda arasındaki ilişkiden Yehova değil, Asurluların tanrısı Aşur zaferle ayrılmıştı. Hezekiya tarafından başlatılan değişimler Menaşe tarafından geri alınmaya başlanmıştı. Eski Yehova rahip ve peygamberlerine görevleri iade edilmişti. Bu rahipler, Protesto Hareketi kadar fanatik olmadığından Aşur'u Yahudi panteonuna eklemekte sakınca görmedi.

Yetmiş yıl boyunca özerk yaşayan Yahudiler, haraçlarını ödediği sürece barış içindeydi. Asurlular hakimiyetinde protestocuların iktidara geçmesinin imkanı yoktu. Fakat Protesto Hareketi yenilgiyi kabul etmeye yanaşmadı. Gelecek için planlar yapmak onların bu konudaki ısrarlarının işaretiydi. "J"nin yanına, akımın ihtiyaçlarına uygun ek bir belge yarattılar. "J"deki Yehova'nın kronolojik hikayeleri yerine yeni belgede "J"nin özeti, Musilerin ve Protesto Hareketi liderlerinin atası olan Musa ekseninde aktarıldı. Musa, gelecekte hayatta kalmanın ve başarılı olmanın yollarını halka anlatıyordu. Belge iki ana tema üzerinde yoğunlaşmıştı:

  1. Yahudilerin acı çekmesinin sebebi Yehova'nın onlara kızgın veya üzgün olmasıdır.
  2. Yehova, Yahudilere ne yapması gerektiğini anlatmıştır. Yehova'nın yolundan azıcık kayan Yahudiler şiddetle cezalandıralacak ve O'na sadık olanlar büyük ölçüde ödüllendirilecekti. Sadakat beraberinde sevgiyi getiriyordu dolayısıyla Yehova sevilmek zorundaydı.

Sürekli çekilen acıların sırrı çözülmüştü. Yehova her zaman mükemmel, Yahudiler ise her zaman günahkardı. "Beni yeterince sevmediniz" diye başlayan Yehova demeçleri hep cezalarla son bulmuştur. Yahudilerin kazanmasının, Yehova'nın kaybetmesinin imkanı yoktu.

Adı geçen bu ikinci belgeye "D" (Deuteronomy / Tesniye) denir ve Musa'nın beşinci kitabı olan Tesniye'nin iskeletini oluşturur. Yukarıda geçen iki ana temanın yanında dört ikincil tema yer alır:

  1. Her bir Yahudinin hareketi bütün Yahudileri bağlar. Öncelik kişisel kurtuluş değil ulusal kurtuluştur.
  2. Yehova en yücedir. Mısır'daki kölelikten mucizelerle kurtuluş O'nun diğer tanrılara olan üstünlüğünü kanıtlar.
  3. Yahudiler ve İsrailliler gerek kan gerek ortak ata olarak birdir. Yahudiler birer İsrailoğlu olduğundan İsrail toprakları üzerinde söz hakkı vardır.
  4. Yehova'nın dünyada tek bir mekanı vardır ve o da Kudüs Tapınağı'dır. Diğer Yehova tapınakları geçersizdir. Merkezi bir Yehova kültü, hem yeni kültlerin doğmasını engelleyecek hem de halihazırdaki kültlerin kökünü kazıyacaktır.

Zamanla "D", Yehova protestocularının silahı olmuştur. Fakat onların tekrar iktidarda söz sahibi olması, gerçekleşmesi imkansız olan Asur imparatorluğunun çöküşüne bağlıydı.

YoşiyahuDüzenle

İmkansız olarak görünen şey gerçekleşti. Kafkas Dağlarından inen İskitler, Asurluları en zayıf noktası olan kuzeyden vurdu. Ani gerçekleşen saldırıda Asur'un otoritesi sarsıldı. En nihayetinde zayıflayan imparatorluk çöktü ve Yahudiler özgürleşti.

Bu sırada Yehuda'nın kralı, Hezekiya'nın oğlu olan Menaşe'nin torunu Yoşiyahu'ydu. Yeni bağımsız Yahudi hükümetinin ilk icraatı, eskiden İsrail'de bulunan Samarya'yı ele geçirip, mazide olduğu gibi İsraillilerle Yahudileri birleştirmekti.

Asurluların çöküşü, Yahudilerin Yehova tarafından desteklendiği olarak yorumlandı. Yoşiyahu bile, Hezekiya'nın yolundan gidip Yehova yanlısı reformlar gerçekleştirdi. Yaptığı reformlar sonucunda, Süleyman zamanından beri ruhban sınıfını kontrollerinde bulunduran Sadukileri (Haruniler) azat edip Kudüs Tapınağı'nın kontrolünü Musa ailesine bağlı Şilo kökenli Musilere bıraktı.

Bu zamanda (MÖ 620) başrahip Musa hanedanlığından Hilkiya'ydı ve Hilkiya harikulade birşey "keşfetti". Tapınağın kütüphanesinde gizlenmiş "eski" bir kitap buldu. Eski kitapta Musa'nın son sözleri ve asırlar önce gerçekleşmiş Mısır'dan çıkış hikâyesi mevcuttu. Kitabın mesajı bu zamanda Yahudilerin duymak istediklerinden ibaretti. Tabi ki de bu "eski" kitap, Asur çökmeden kısa bir süre önce Protesto Hareketi tarafından yazılmış yeni bir kitaptı.

Kitap, kütlelere topluca okundu ve Yahudiler bu yeni dini benimsedi. Kudüs Tapınağı hariç, Yehova'ya ait olsun veya olmasın bütün tapınaklar kapatıldı. Yaz sonu gerçekleştirilen hasat bayramı Pesah ile değiştirildi. Musa, Davut ile aynı statüye çıkarıldı.

Yehova reformları baş döndürücüydü. Ulus artık Musilerin kontrolündeydi. Fakat, Asur imparatorluğunun çökmesi beraberinde bölgede iktidar boşluğuna, dolayısıyla yeni bir imparatorluğun doğmasına yol açtı.

"D"Düzenle

"D" belgesi hemen hemen bugünkü Tesniye ile aynıdır. Belgede dört motif işlenmektedir:

  1. Yol: D, ulusal kurtuluşa giden yol haritasını sunar. Bu dar yoldan sapılmamalıdır çünkü ödülü yaşam ile varlık ve cezası ölüm ile yıkımdır (Tesniye 11).
  2. Kudüs Tapınağı (Tesniye 16:1-4): Diğer tapınakların kapatılmasıyla hem Baal kültü bertaraf edilmiş hem de Yehova kültü "saflandırılmıştır". Yehova'nın, bir bereket tanrısı olan Aşera adından bir karısı vardı; dinin "saflandırılması" ile Aşera da yok edilmiş oldu.
  3. Çıkış: D'nin merkezinde Yahudilerin Mısır'daki kölelikten çıkışı yer alır. Bu hikâye "J"de de anlatılmış olsa da "D"de daha da bir görkemleştirilmiştir. Bu hikâyenin ardından On Emir'in verildiği anlatılır (Tesniye 5:1-18). Eğer Mısır'dan çıkış Yahudi tarihi için önemli bir dönüm noktasıysa Pesah bayramı da önemli olmalıydı. Dolayısıyla hasat bayramıyla Pesah birleştirildi fakat zamanla hasat teması önemini yitirdi.
  4. Fakirlere yardım: D, Protesto Hareketi'nin bir özlemini daha ortaya koyar. Eskiden olduğu gibi zengin ile fakir arasındaki ikiliğin kalkmasını öğütler (Tesniye 24).

YıkımDüzenle

İktidar boşluğunu doldurmak için iki ulus harekete geçti. Bunlardan ilki, eski düşman Mısır'dı. Asurluların baskısı altında aşağılanan Mısır, eski gücüne ulaşmak için istekliydi. İkinci ulus ise, yeni ortaya çıkan Kildanilerdi. Kildaniler, Samilerden olan Aramilerin bir parçasıydı. Babil'i fethedip başkent yapan Kildanilerin kralı Nebukadnezar'dı. Babil'in eski gücünü geri getirmeye niyetli olan Kildaniler, gözünü Berektli Hilal ve Mısır'a dikmişti.

Yahudiler, iki genişleyen kuvvet arasında sıkışmıştı. Mısır ile savaşan Yoşiyahu çatışmada yenilip öldürüldü (MÖ 609). Kudüs'ü ellerine geçiren Mısır, kukla lider olarak Yoşiyahu'nun oğlu Yehoyakim'i tahta geçirdi. Kildani ordusuyla Kudüs'e giren Nebukadnezar (MÖ 597), Yoşiyahu'nun Tzidkiyahu isimli oğlunu kukla kral olarak tahta koydu. Protesto Hareketi ikinci kez, kısa süreli bir zafer yaşayıp iktidardaki gücünü yitirdi. Üçüncü bir şansın doğması uzak görünüyordu.

Tzidkiyahu, kendisini tahta geçiren Nebukadnezar'a karşı ayaklanıp Mısır ile ittifak kurdu. Ülkedeki Yahudiler ikiye bölündü: Mısır yanlıları ve Kildani yanlıları. Kildani yanlılarının lideri, hem Protesto Hareketi'nin lideri hem de Yehova peygamberi olan Yeremya'ydı. Protesto Hareketi'nin klasik söylemlerine dayanarak Kildani hakimiyetinin kabul edilmesini çünkü bunun Yahudilerin işlediği günahların cezası olduğunu belirtti.

Nebukadnezar geri gelip Yehuda ve Kudüs'ü tekrar fethetti. Uzun süren kuşatmanın ardından MÖ 586'da Kudüs'ü ele geçirip yerle bir etti. Yoşiyahu'nun tapınağı küle döndü. Tzidkiyahu'nun oğulları öldürüldükten sonra kraliyet ailesi ile ülkenin önde gelenleri Babil'e sürgüne gönderildi.

Yehuda harap, Kudüs'teki Yehova tapınağı yok oldu. Yeremya Mısır'da, savaşçı ve rahip aristokratlar Kildani hakimiyeti altında esir düştü.

SadukilerDüzenle

Protesto Hareketi'nin liderliği dağınıktı. Yeremya Mısır'da esirdi. Yehuda'nın başındaki kukla vali Gedalya, Yahudi milliyetçiler tarafından öldürülmüştü (MÖ 582). Davut hanedanlığına bağlı prensler ise Babil'de esirdi. Yahudilerin çektiği bu acıya, Yehova reformistlerinin cevabı hazırdı: Tanrı, Yahudilerin günahlarından dolayı Kudüs'ü harap etmek için Kildanileri kullanmıştı.

Yahudi tarihinde beklenmeyen olaylardan biri daha gerçekleşti ve Kudüs'ün Saduki rahipleri, ezeli düşmanları olan Protesto Hareketi'ni, protesto peygamberlerinin mesajlarını ve monoteizmi benimsedi. Yenilgiye uğramış Yehova'nın rahipleri, gücü tekrar ellerine geçirmek istiyorsa, bunun en kolay yolu protesto hareketinin mesajını yinelemek yani bütün bu olup bitenlerin Yehova'nın planı olduğunu dile getirmekti.

Protesto Hareketi'nin Sadukileri cezbeden yönleri vardı. Yehova'nın en üstün tanrı olması ve diğer tanrıların inkarı, Yehova rahiplerinin otoritesini yükseltecekti. Fakat, Protesto Hareketi'nde, Sadukilere uymayan sorunlu unsurlar da mevcuttu. Protestocular Musa ve Levi taraftarıydılar fakat Saduki ailesi büyük ihtimalle Levilerden ve kesinlikle Musilerden değildi. Sorunlu bir diğer unsur ise, protesto akımı çöllerde sade bir yaşamdan yanaydı ama Sadukilerin görüşüne göre rahipler krallar ile birlikte Yahudi halkına hükmeden koltukta oturmalıydı.

Sadukiler, protesto akımını benimsediyseler de, otoritelerinin merkezi olan yıkık Kudüs'ten yüzlerce kilometre uzakta, Kildani hakimiyetinde mahkumdular. Öte yandan Yehuda'da kalmış Yahudiler kendilerine Protesto Hareketi'nden rahipler seçtiler ve bunların birçoğu Sadukilere karşıydı.

Sadukilerin yardımına, Kildanileri yok etmeyi başaran Persler yetişti. Persleri coşkuyla karşılayan Yahudilere, Yehuda'ya dönme izni verildiyse de çoğu Yahudi harap olmuş topraklara dönme taraftarı değildi. Halihazırda Yehuda'da yaşayan Yahudilerin kendilerini nasıl karşılayacaklarından da emin değillerdi.

Bu sırada Kildanilerin içinden isimsiz bir Yehova peygamberi çıktı. Yahudileri mutlu bir gelecek beklediğini ve Yehova'nın olumlu planlarını aktaran bu peygamber, kendisinden bir asır önce, Kral Hezekiya döneminde yaşamış olan peygamber İşaya ile bağdaştırıldı. Bu kişi, Perslerin Kildanilere karşı zaferini, Yehova'nın kudretinin alameti olarak yorumladı. Yehova, Yahudileri kurtarmak için kasten Persleri Kildanilerin üzerine salmıştı. Kısa bir süre sonra bu peygamber, bütün Yahudilerin Yehuda'ya döneceği, tüm ulusların Yehova'yı en üstün tanrı olarak kabul edeceği ve Yahudiler ile Yehuda topraklarının dünyanın merkezini oluşturacağı öngörüsünde bulundu.

Yehuda döneminde iktidar Davut hanedanlığının elindeydi ve hatta başrahipler dahi bu hanedanlığın otoritesi altındaydı. MÖ 586'da Kildaniler her ne kadar Yehuda'da yaşayan Davut hanedanlığı üyelerini öldürdüyseler de, MÖ 597'de sürgüne zorladığı hanedan üyelerine dokunmamıştı. Babil'de sürgünde bulunan, Davut soyuna bağlı karizmatik Zerubavel MÖ 518'de Yehuda'ya döndü

Yehuda'ya dönmesine rağmen Zerubavel başarısız olmuş, Kudüs'teki Yehova tapınağını tekrar inşa ettirememişti. MÖ 518 dolaylarında başrahipliğe Sadukilerden biri getirilmişti. Bu zamandan sonra her ne olduysa Zerubavel'den, başrahipten ve tapınaktan söz edilmez olmuştur. Yahudiler adına travmatik bir olay olmuş olmalıdır. Bu zamana dair Ahit bilgileri akıl karıştırıcı ve bulanıktır. Diğer kaynaklardan ise Mısır'da Pers hakimiyetine karşı büyük bir ayaklanma gerçekleştiğini biliyoruz. Bu bilgilerden yola çıkarak akla yatkın en büyük ihtimal Zerubavel'in bu ayaklanmaya katılması ve Persler tarafından yenilgiye uğratılmasıdır. Bu durum her ne kadar Sadukiler için çok kötü bir olay olarak gözükse de, Davut hanedanlığındaki son kişinin ortadan kalkmasıyla, Yahudiler üzerindeki güç, rakip tanımadan Sadukilerin eline geçmişti.


İkinci İşayaDüzenle

Yehova'nın olumlu mesajlarını aktaran bu yeni peygamberin her ne kadar bugün kim olduğu bilinmese de, zamanında herkes tarafından tanınan biriydi. Bu peygamberin sözleri, İşaya ekolünün öğrencileri tarafından kaleme alınmış olmalıdır. Yeni peygamberin kehanetleri, daha önce var olan İşaya kitabına eklenmiştir. İkinci İşaya'nın tarzı ve içeriği, ilk İşaya'nın sunumuna kıyasla çok farklıdır. Birinci İşaya bir felaket habercisiyken İkinci İşaya bir umut peygamberiydi.

İkinci İşaya, Perslerin gelişini Yehova'nın parmağı olarak yorumladı. Bunun akabinde, ulusların topluca Yehovacılığa geçeceğini, Yahudilerin bu dinin misyonerleri olacağını ve Kudüs'ün bir dünya başkenti mertebesine ulaşacağını belirtti.

Bu durum, Yehovacılığın etnik Yahudilik kimliğinden ayrılması için bir fırsattı. Fakat bu hiçbir zaman gerçekleşmedi. Yehova dinine toplu göçler asla yer almadı. Her ne kadar fikirde Yehova bir dünya tanrısı olsa da pragmatik olarak bir Yahudi tanrısından öteye geçemedi.

TevratDüzenle

Yahudiler, Şehem başkentli Samarya'daki İsrailli kardeşlerine katılıp Perslere ait bir eyalet altında yaşadılar. Yahudiler ile Samariler arasında hala etnik ve dilsel bağ bulunmaktaydı. Protesto akımının tek tanrısı olmasına rağmen, Yehova Samariler için panteondaki önemli tanrılardan biriydi. İki halk arasındaki birleşme Protesto Hareketi'ni Samarya'ya taşıdı. Yehova protestocularının, İsraillileri İbrani olarak kabul eden hikâyeleri, Samarileri cezbedince Yehova kültü bu topraklarda güçlendi. Kudüs müsait olmadığından, Şehem onun yerini aldı. Dini yaşamın, Sadukiler olmadan da idame ettirilebileceği görüldü.

Sadukilerin aksine, Samarya'da hayatta kalmayı başarmış Protesto Hareketi liderlerinin kendi gündemleri vardı. Amaçları, bu iki halkı birleştirip Yehova kültü çerçevesinde ideolojik bir taban yaratmaktı. Yehovacıların bu gayretlerini destekleyecek yegane belge "D" idi. Belge genişletilip, Yahudi ve Samarilerin acı çekmesi, işlenilen günahlara bağlandı. Fakat tövbe edilirse hala bir umudun olduğu belirtilmekteydi.

Kildani'deki Yahudi yaşamı ise hem rahat hem tahrik ediciydi. Rahattı, çünkü Yahudiler tarım ve askerlikten uzaklaşmıştı ve ticaretle uğraşıyordu, bu nedenle varlıklıydılar. Kışkırtıcıydı, çünkü Kildaniler içinde azınlık olarak yaşamaktaydılar. Karışık evlilikler Yahudi etnisitesinin hayatta kalabilmesini engelleyen sorunlardan birini teşkil ediyordu. Yehova kültünün takipçileri, kendilerini Seçilmiş Halk olarak gördüklerinden, safkanlığın üstün ve tehlike altında olduğunu düşünüyorlardı. Konu safkan olunca, Yahudiler Yehova kültünü yaymaya çalışmaktan vazgeçip, Yahudi etnik kanını muhafaza etmeye odaklandılar. Kildani Yahudileri kendilerini ilahi yoldan seçilmiş bir ırk ve Yehova'ya en yakın insanlar olarak görmekteydi. Dolayısıyla "seçilmiş halkın" liderleri olan Sadukiler ise ilahi yoldan "seçilmiş aile" olmalıydı. Babil sürgününde doğan ırksal anksiyete, bugün dahi Yahudi yaşamını domine etmektedir.

Yehuda ve Samarya'da, Samariler İbrani olarak kabul edildi ve İbrani olmayanlar Yehova kültünden dışlandı. Öte yandan, kardeş uluslar olan Kenanlılar ile Fenikelilerin yok edilmesi, "D" yazarları tarafından kararlaştırmıştı bile.1 "D"'nin protesto yazarları, fakirlere merhametten bahsederken bu fakilerin içinde Kenanlılar yer almamaktaydı. Yehova monoteizmi, Kenanlılara olan aşırı düşmanlıktan doğmuştu.

Kildani'deki Sadukiler, Samarilere sunulan hoşgörüyü, Yahudi kimliğinin geleceğine yapılmış bir saldırı olarak görmekteydi. Sadukilere göre, Levilerin rahip olmalarına dahi göz yumulabilirdi fakat Yehova ibadeti için Kudüs yerine Şehem'de tapınak inşa edilmesi kabul edilemezdi. Ne de olsa Yoşiya zamanından beri, Kudüs dışında bir tapınak kurmak yasaktı. Kudüs onarılmaz ve içindeki tapınak tekrar inşa edilmezse, Sadukilerin gücü zamanla yok olmaya mahkumdu.

MÖ 450 dolaylarında, Pers kralı Ardaşir'e bağlı Yahudi bir bakan olan Nehemya, Sadukilerin Kudüs'e dönmesi için kraldan izin almayı başardı. Yehuda yeni bir idari merkez olarak Samarya'dan ayrıldı ve başkenti Kudüs oldu. Nehemya bu yeni eyaletin ilk valisi oldu. Sadukilerin her isteği iki edilmedi. Bölge hakimiyeti şimdi Sadukilerin elindeydi, üzerilerinde dostane Yahudi bir vali vardı ve Davut hanedanlığına bağlı herhangi bir prense itaat etmek zorunda değillerdi.

Sadukiler Yehuda'ya yerleştiklerinde önderleri Ezra'ydı. Ezra, güçlü belgeleri toplayıp yeniden düzenledi ve buna Torat Moşe (Musa'nın Öğretileri) adı verdi. Bu metnin, Yehova tarafından Yahudilere verilen tek ve son metin olduğunu iddia etti.

Belgedeki aksiyomlar şöyledir:

  1. Yehova'nın Yahudilere kendisini, Kudüs Tapınağı'nın yıkılmasından binden fazla yıl önce göstermiştir.
  2. Vahiy inen ana kişi Musa'dır.
  3. Vahyin indiği yer Sina Dağı'dır.
  4. Başlangıçtan beri Tevrat'taki kanunlar Yahudiler tarafından biliniyordu.

Gerçekte ise bu belge üç ana dökümanın bir araya gelip tekrar düzenlenmesiyle oluşmuştur. Bunlardan ikisi, Protesto Hareketi'ne ait "J" ve "D" belgeleridir. Üçüncü belge ise, bugün "P" olarak adlandırılan Sadukilerin eklemeleridir. Tevrat'taki farklı İbrani tarzlar, bu metnin farklı zamanlarda farklı kişiler tarafından yazıldığını akla getirmektedir. Bu nedenle modern Ahit eleştirmenlerine göre Tevrat çelişkiler ve tekrarlarla doludur. Fakat Sadukiler bu modern görüşü kabul etmezlerdi çünkü onlara göre bu metin ilahi mesajı ileten hatasız bir belgedir.

Sadukiler peygamber değil, rahiptiler. Yehova, söylenmesi gerekenleri, peygamberler aracılığıyla zamanında söylediği için yeni peygamberlere gerek yoktu. Saduki otoritesine karşı gelen peygamberler, yalancı peygamberlerdi.

Tevrat'ın, ilahi kelimeler kullandığı için bir benzeri yoktu, dolayısıyla bu kitap Tanrı'nın yeni bir putu oldu. Tanrı'ya danışmak isteyenler kitaba bakmalı, Tanrı'ya itaat etmek isteyenler kitaba itaat etmeliydi.

Tevrat, MÖ 5.yy Saduki gündemine göre tasarlanmış bir belgeydi. Başlangıçtan, İbranilerin Kenan topraklarını fetheden döneme kadar Yehova'nın hikâyelerini anlatan bu kitapta dört tema yer alır:

  1. "Tanrı" ünvanına layık tek ilahi varlık Yehova'nın tasviri: Yehova, yıldızlardan insanlara kadar herşeyi bir kerede yaratmıştır. Mısırlıların üstesinden gelmiştir ve hatta bu nedenle Mısırlıları kendine hayran bırakmıştır.
  2. Patriarkların hikâyesi: Patriarklar, Yahudi safkanının beşiği olan İbrahim, İshak ve Yakup'tur.
  3. İbranilerin Mısır'dan çıkışı: Tevrat'ın merkezi hikâyesi Mısır'dan çıkıştır.
  4. Kurallar ve yönetmelikler: Kuralların hemen hemen hepsi Sina Dağı'nda verilmiştir. Kurallardan bazıları şöyledir:
    1. Yemek kanunları: Koşer et, çoban kültürüne ait hayvanlardan gelir.
    2. Giysi kanunları: Yün ile keten karıştırılmamaldır. Yün çoban, keten çiftçi kültürünü simgeler.
    3. Kozmetik kanunlar: Sami kültürüne bağlı olarak erkekler sakallı olmalıdır.
    4. İkonoklast kanunlar: Taş ve metal heykeller bulunmamalıdır.
    5. Yaşam tarzı kanunları: Erkek güçlü olandır ve kadınlar erkeklere hizmet etmelidir.
    6. Fukara kanunları: Eşitsizlikten muzdariplere destek sunulmalıdır.
    7. Yabancı (karşıtı) kanunlar: Bir yandan yabancılara ev sahipliği yapılmalıyken, diğer yandan Kenanlılar yok edilmelidir.

Sadukiler tarafından rahipler için yaratılan bu kuralların birçoğu, Protesto Hareketi'nin kurucularını gücendirecek derecedeydi. Örneğin ibadet kanunları görkemli bir tapınağı ve Fenikelilerden alınmış kurban ayinlerini içermekteydi. Leviler ve Musiler, Sadukiler gibi tam anlamıyla rahip olmaya hakları yoktu, en fazla yardımcıları olabilirlerdi.

Ezra, Tevrat'ı tamamladıktan sonra, Sadukilerin Yehuda topraklarında Yahudiler üzerinde hakimiyet kurma vizyonu gerçek oldu. Aynı zamanımızın Siyonizmi gibi, Yehuda'daki transformasyon, diasporadaki Yahudiler tarafından filizlendi. Ezra zamanında diaspora konspeti yeni olmasına rağmen bir o kadar güçlüydü.

Ezra ve takipçilerinin çalışmaları Nehemya tarafından desteklendi. Tevrat, kütlelere açık meydanlarda okundu ve metnin bu toprakların kanunları olduğu deklare edildi. Saduki olmayan rahipler işlerinden kovuldu. Kudüs'ün duvarları tekrar örüldü. Safkan kanunları yürürlüğe girdi. Safkan Yahudi olan kocalar, safkan olmayan karılarından boşanmaya zorlandı. Bu "Yahudi olmayan" kadınların çoğu Samariydi. Samari kadınlar Ezra ve Tevrat'ın ırk testinden geçmesine rağmen Ezra, Samarilerin İsrailli olmadığını, Asurlular tarafından zamanında getirilen yabancıların torunları olduğunu ileri sürdü. Bir Yehova peygamberi olan Malaki dahi bu adaletsizliği dile getirdi (Malaki 2).

Başrahip, bütün özerk Yehuda topraklarının hakimi olarak atandı. Ezra'dan üstün Pers kralından başkası olamazdı.

Ezra'nın empoze ettiği bu kanunlar, muhalefetin doğmasını kaçınılmaz kıldı. Muhalefet grupları içinde, Sadukilerin yeni kanunlarına gücenen eski Yehovacılar, Samarya kökenli eşlerinden boşanmak istemeyen Yahudi kocalar, Kildaniler zamanından beri bu topraklarda yaşayan Yehudalılar ve Ezra tarafından gerçek İsrailli olmamakla suçlanan Samariler bulunmaktaydı.

En nihayetinde Ezra ve Nehemya muhalefetin üstesinden gelmeyi başarınca özerk Yahudi ulusu ortaya çıktı fakat bu ulusun lideri Davut hanedanlığına ait bir prens değil, ruhban sınıfı olan Sadukilerdi. Bu gelişme Yahudi tarihinin dönüm noktalarından biridir. Ruhban sınıfı hükümetin başına geçtikten 19.yy'a kadar şu ya da bu şekilde Yahudi ulusu üzerinde etkisini sürdürdü.


1He ne kadar Kenan dili konuşsalar da veya Yahudi ve İsraillilerin yarısı Kenan kökenli olsa da, Protesto Hareketi, Kenan kültüründen ve dini ayinlerinden nefret etti. Dini fanatiklikleri, etnik antipatiye dönüştü. Yehova'yı tek tanrı olarak kabul etmeyen Kenanlılar yok edilmeliydi. "D" belgesi yazarları, İsrailoğulları Vadedilmiş Topraklara girdiğinde, Yehova'nın Kenanlıların öldürülmesi emri verdiğini yazmışlardır (Tesniye 7:1-11). Kenanlıların Yehova müminleri olma hakları yoktu. Belgede, Kenanlılarla Yahudilerin güçlü ve olumlu bağları hiç olmamış gibi lanse edilip Kenanlılar düşman olarak etiketlendi.

"P"Düzenle

Bugün Tevrat olarak bilinen metin Sadukiler tarafından Kildani'de yaratılmıştır. Kitabın yarısı "J" ve "D" belgelerinden gelir ve Sadukilerin beğenmediğı kısımlar çıkarılmıştır. Tevrat'ın diğer yarısı ise Sadukilerin eseri olan "P" (priests) belgesinden gelir. Bu belgeleri bir araya getirmek her zaman başarılı olamamış ve çelişkiler engellenememiştir.

"P", Protesto Hareketi teolojisinin, Saduki çıkarlarına uygun bir şekilde derlenmiş halidir. P belgesine göre Yehova kültü sadece Yahudilere aitti ve ulusal kurtuluşun tek yolu Protesto Hareketi kanunları ile Saduki kanunlarına (Çıkış 33:39) uymaktı.

P - Saduki kanunlarıDüzenle

İbadet kanunları: Yehova'ya adak sunmak için özel günler yaratılmıştır. Bu özel günlerin çoğu yeniay ve dolunaya denk gelmektedir. Rahipler tarafından günde iki kere Tanrı'ya kurban sunulmalıydı. Halk tarafından şükran veya tövbe sunularına da izin verilmekteydi (Levililer 1-7).

Safkan kanunları: Sadece Haruniler rahip olabilir (Sayılar 16-17). Sadece Leviler rahiplerin yardımcılığını yapabilir (Sayılar 18:21-31). Sadece Yahudi erkek veya kadınlardan olanlar Yahudi olarak kabul edilebilir.

Hükümet kanunları: Saduki başrahip Yehova'nın dünyadaki temsilcisidir. Bu rahip, Yehova'nın arzusuna göre hükmeder.

Saflık (temizlik) kanunları: Sadece "temiz" olan insanlar Yehova'nın mabedine girebilirler. Temizlenmek isteyenlerin "ilacı" suya girip çıkmaktır (Levililer 13-16).

Şabat ve sünnet kanunları: Diğer seçenekler göz önüne alındığında, sünnetin neden ahit anlaşması için seçildiğinin bir açıklaması yoktur. Bu, sorgulanmamış eski Sami geleneklerinden biridir.

P - Protesto Hareketi kanunlarıDüzenle

Yemek kanunları: Yahudilerin geviş getirmeyen ve çift tırnaklı olmayan hayvanları yemesi yasaktır. Yenmesine izin verilen hayvanlar genelde kuzu, keçi, inek gibi çoban kültürüne ait hayvanlardır. Domuzlar çiftlik hayvanıdır ve düşmanlara aittir. Yenmesi uygun hayvanların kanları tüketilmesi yasaktır. Kan tüketen etobur hayvanların yenmesi de yasaktır. Kan, sadece ve sadece Tanrı'nın yemeğidir. "Etobur" (yüzgeçsiz ve pulsuz) balıkların ve karınca, istakoz ve yılan gibi "lanetlenmiş" hayvanların yenmesi yasakken (Tekvin 3:14-15) çekirge ve ağustos böceği gibi "lanetli olmayan" böcekler yenilebilir.

Giysi kanunları: Yahudi erkekleri her zaman tsitsit takmalıdır. Çoban kültürüne ait yün ile çiftçilik kültürüne ait keten karışık kullanılmamalıdır (Levililer 19:19).

Kozmetik kanunlar: Erkeklerin sakal ve favori uzatması zorunludur (Levililer 19:27).

İkonoklast kanunlar: Herhangi bir insan veya hayvanın ne resim ne de heykeline izin yoktur.

Yaşam tarzı kanunları: Poligamiye izin vardır. Kadının görevi kocasına hizmet etmek ve çocuk doğurmaktır. Eşcinsellik günahtır. Kadınlar için evlenmeden önce bakirelik bir zorunluluktur, erkekler hamile kalmadığı için bu zorunluluk erkeklere uygulanmamaktadır. Evli bir kadınla zinada bulunmak yasaktır (Levililer 18).

Fukara kanunları: Fakirler suistimal edilmemelidir. Hasattan arta kalanlar dul ve yetimlere verilmelidir (Levililer 19:9).

Yabancı kanunları: Yabancılar, Yahudi geleneklerine uyduğu sürece Yahudiler arasında yaşayabilirler. Yabancılarla evlilik yasaktır (ör. Levililer 17).

SamarilerDüzenle

Başta Samari karılarını boşamak istemeyen Yahudi kocalar olmak üzere, birçok Yahudi Ezra'nın zulmünden kaçıp Samarya'ya yerleşti. Kaçan Yahudiler beraberinde Tevrat'ı da getirince Samarya sahnesi değişti. Samariler, Tanrı tarafından reddedilen Yahudilerin değil de kendilerinin Seçilmiş Halk olduklarını "keşfetti". Şehem'deki Gerizim Dağı'nda bir tapınak inşa ettiler. Tevrat'a saygı gösterdiler. Kendilerine ait bir başrahip seçtiler. İlginç olan ise, Yahudiler tarafından dışlanma sonucu doğan Samari ulusu, düşmanları Sadukilerin kitabını kutsal kitap olarak kabul etmişti.

SamarilerDüzenle

DiasporaDüzenle