Michel Foucault

Fransız filozof

Michel Foucault (Fransızca telaffuz: [miʃɛl fuko]; doğum adı Paul-Michel Foucault) (15 Ekim 1926 - 25 Haziran 1984), Fransız filozof, sosyal teorist, tarihçi, edebiyat eleştirmeni, antropolog, psikolog ve sosyolog.

Michel Foucault
Michel Foucault 1974 Brasil.jpg
Tam adı Michel Foucault
Doğumu 15 Ekim 1926(1926-10-15), Poitiers, Fransa
Ölümü 25 Haziran 1984 (57 yaşında), Paris, Fransa
Çağı 20. yüzyıl felsefesi
Bölgesi Batı felsefesi
Okulu Postyapısalcılık, Kıta felsefesi, Söylem analizi
İlgi alanları Fikirlerin tarihi, epistemoloji, etik, siyaset felsefesi
Önemli fikirleri jenealoji, episteme, dispositif, biyoiktidar, yönetimsellik, disiplin enstitüleri, panoptisizm

Bilginin iktidar olduğunu iddia eden Foucault, modern öznelik deneyimini bir tahakküm mekanizması olarak reddetmiş, "insanın" iki yüzyıllık tarihi olan kurgusal bir şey olduğunu söylemiş, 18. yüzyıldan önce "cinselliğin" ya da "eşcinselliğin" varolmadığını iddia etmiş, "hakikatin" söylemsel oluşumlar ve iktidar tertibatı adını verdiği toplumsal ilişkiler içerisinde gelişen tarihsel süreçte üretildiğini ortaya koymuştur.

Deliliğin Tarihi, Kliniğin Doğuşu, Kelimeler ve Şeyler, Bilginin Arkeolojisi, Hapishanenin Doğuşu, Cinselliğin Tarihi kitaplarının yazarı olan Foucault, aynı zamanda Collège de France'da verdiği ve ölümünden sonra yayımlanan derslerinde modern toplum, iktidar, özne, politika, bilgi gibi pek çok alanda felsefe ve sosyal bilimler alanlarında oldukça etkili olmuş ve hala da etkili olmaya devam eden düşünceler ortaya atmıştır.

HayatıDüzenle

15 Ekim 1926’da Poitiers'de doğdu. Babası, oğlunun kendi kariyerini takip etmesini isteyen bir cerrahtı. Foucault, Saint-Stanislas Okulunu bitirdikten sonra, saygın bir okul olan Paris’teki 4. Henry Lisesi’ne girdi. 1946’da, daha önce sınavlarında başarısız olduğu École Normale Supérieure’e kabul edilen dördüncü öğrenciydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Poitiers, Alman ordularının işgali altında kaldı.

Maurice Merleau-Ponty ile felsefe çalıştı. 1948’de felsefe diplomasını, 1950’de psikoloji diplomasını aldı ve 1952’de psikopatoloji diplomasıyla ödüllendirildi. 1950-1953 yılları arasında Fransa Komünist Partisi'nde yer almıştır. Partiye girişi Louis Althusser aracılığıyla olmuştur. Ancak Stalin'in Sovyetler Birliği'nde izlediği politikalar onu partiden soğutmuş ve bir süre sonra partiden ayrılmıştır.

1954’ten itibaren dört yıl İsveç’te Uppsala Üniversitesi’nde doktora tezini yazdı. Zamanın Uppsala Üniversitesinin pozitivist damarı Foucault'un tezini bilimsel bulmayıp kabul etmedi. Birer yıl da Varşova ve Hamburg Üniversitelerinde Fransızca öğretti. 1960'ta Fransa’ya Clermont-Ferrand Üniversitesine felsefe bölüm başkanı olarak döndü. "Deliliğin tarihi" (Folie et déraison. Histoire de la folie à l'âge classique) kitabındaki teziyle doktorayla ödüllendirildi. Aynı yıl Foucault, kendinden on yaş küçük olan felsefe öğrencisi Daniel Defert’la tanıştı. Defert’ın politik aktivizmi çalışmalarında ona yol gösterdi. Foucault, Defert’la aralarındaki ilişki için çok sonraları bunun zaman zaman da aşka benzeyen uzun soluklu bir tutku ilişkisi olduğunu söyledi.

Foucault’nun ikinci önemli eseri "Kelimeler ve Şeyler" (Les mots et les choses) 1966’da yayımlanan karşılaştırmalı bir ekonomi, doğa ve dil bilimleri çalışmasıydı. Çok satan bu kitap Foucault’nun adının tanınmasında büyük rol oynadı.

1966-1968 arasında Defert’la birlikte Tunus’a gitti ve birlikte tekrar Paris’e döndüler. Foucault, Vicennes’deki Paris-VIII Üniversitesi’nde Felsefe bölüm başkanı oldu, Defert da sosyoloji bölümünde ders vermeye başladı. 1968 öğrenci hareketinden oldukça etkilendiler. Aynı yıl Foucault başka aydınlarla beraber Hapishane Bilgilendirme Grubu’nu (Groupe d'information sur les prisons) kurdu.

1969’da "Bilginin Arkeolojisi"’ni (Archéologie du savoir) yayımladı. 1970'te en önemli araştırma enstitülerinden biri olan Fransa Koleji’ne Düşünce Sistemleri Tarihi profesörü olarak seçildi. 1975’te belki de en etkili kitabı olan "Hapishanenin Doğuşu"’nu (La naissance de la prison) yayımladı.

Ömrünün kalan yıllarında kendini "Cinselliğin Tarihi" (Histoire de la sexualité) çalışmasına adadı. 1976’da ilk cildini yayımladı, çalışmasını tam bitirememiş olsa da ikinci ve üçüncü ciltler 1984’teki ölümünden hemen sonra yayımlandı.

1978'li yıllarda İran'da Şah karşıtı gösteriler ayyuka çıktığında Foucault, Corriere della Sera ve Le Nouvel Observateur dergilerine muhabirlik yapmış, İran'ı ziyaret etmiştir. Paris'te Ayetullah Humeyni ile görüşmüş, İran'daki muhalefet liderleri ve gösteriye katılan insanlarla mülakatlar gerçekleştirmiştir. İran'a ilişkin "Ruhsuz dünyanın ruhu" gibi yazdığı makaleler ve kullandığı "siyasi ruhanilik" kavramı ilginçtir. Bu makaleler İngilizceye çok sonradan tercüme edilmiş, özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından ilgi görmüş; siyasal İslam, İran-Batı ilişkileri bağlamında incelenen metinler olmuştur.

Michel Foucault, daha çok toplumdaki daimi doğruları inceleyen bir filozoftu. Nietzsche ve Heidegger’in düşüncelerinden oldukça etkilenen Foucault, çalışmalarında çoğunlukla Karl Marx ve Sigmund Freud’un fikirleriyle mücadele etti. Hapishaneler, polis, sigorta, delilik, eşcinsellik ve sosyal haklar konularında çalıştı. Bütün çalışmalarını modernitenin bireyler üstündeki etkisi ve getirdiği yeni iktidar ilişkileri üstüne kurdu. Öte yandan Gerard Raul'a verdiği röportajda post-modernist yahut post-yapısalcı olarak tasnif edilmeyi reddettiğini söylemiştir.

25 Haziran 1984'te Paris'te yakalandığı AIDS hastalığı nedeniyle ölmüştür.

Foucault toplumdaki daimi doğruların oluşum sürecini modernist bir bakış açısı olarak görür ve kökten reddeder. Postmodernite kendini genel geçer doğruların aksine hareket eden bireylerde ve düşünüşlerde bulur. Bu nedenledir ki Foucault deliler üzerinde araştırmalar yapmıştır. Deliler ona göre toplumun daimi doğrularına uygun hareket edemeyen bireylerdir. Toplumun genelini bir oda içerisinde gören Faucault bütün düşüncelerin, hareketlerin bu daimi doğrular çerçevesinde yahut kıskacı altında ortaya çıktığını iddia eder. Gay, lezbiyen, transseksüel, biseksüel oryantasyonlar daimi doğrulardan ayrı doğrular çerçevesinde oluştukları için postmodernitenin varoluşunu ve moderniteden çıkıldığını gösterir (modernite bu kavramları asla kabul edemezdi). Foucault kendi çalışmalarının bile genel geçer daimi doğrulardan olmaması gerektiğine inanır ve çalışmalarının kullanıldıktan sonra atılmasını öğütler.

Felsefi TemelleriDüzenle

Foucault kendi zamanında herkes için temel teşkil eden üç akımın Marxism, fenomenoloji ve varoluşçuluk olduğunu söyler, üçünden de etkilenmiş olsa da üçüne de karşı çıkmıştır.[1] Bu listeye Georg Wilhelm Friedrich Hegel’i de dahil edebiliriz, her ne kadar Foucault’un episteme ve iktidar kavramlarına yaklaşımı Hegel’in tin anlayışını hatırlatıyor olsa da, Foucault’nun temel amaçlarından birisi diyalektiğe dayanmayan bir tarih yorumu ve hakikat incelemesi geliştirmektir. Ayrıca Karl Marx’ın ekonomi-politik analizini de benimsemeyen Foucault, üretim biçimini politik süreçleri ve toplumsal sınıfları açıklayan bir neden olarak kabul etmez ve politika incelemesini güç ilişkileri ağı içerisinde şekillenen iktidarın kendine ait süreçlerinde temellendirir. Fenomenolojinin insan deneyimini inceleme ve bu sayede onda örtülü kalan anlamları ortaya çıkarmaya yönelik bakış açısını bir anlamda benimsese de, temelde “aşkın özneyi” varsaydığını düşündüğü için fenomenolojiye karşıdır.[2] Varoluşçluğu ise, ki dönemin en ünlü isimleri Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir ile uzun tartışmalara girmiştir, özgürlüğü insan doğasında mutlak olarak verili varsaydığı ve dolayısıyla Hümanist temeller üzerine kurulu olduğu için eleştirir.

“Nietzsche, Soykütük, Tarih” makalesinde açıkça görülebileceği üzere Foucault’nun temel çıkış noktası Friedrich Nietzsche ve onun “soykütük” anlayışıdır. Nietzsche “Ahlakın Soykütüğü” ve diğer kitaplarında kullandığı haliyle soykütük kavramını ahlaki değerlere dair bir inceleme ve yorumlama metodu olarak geliştirir.[3] Ahlakın Soykütüğü kitabında, ahlaki kavramların ortaya çıkışı ve tarihsel süreç içerisinde geçirdikleri değişimler ve dönüşümleri inceleyen Nietzsche, ahlaki değerlerin “doğal” ya da değişmez olmadığını gösterir. Hali hazırda yerleşmiş olarak bulunan ahlaki değerlerin tarihsel süreç içerisinde üretilme koşullarını açığa çıkararak, onların ötesine geçmeyi ve yeni ahlaki değerler üretmeyi amaçlar. Bu metodu hakikat kavramına uygulayarak genişleten Foucault, aynı biçimde hakikat anlayışımızı oluşturan toplumsal ağların, süreçlerin ve ilişkilerin tarih içerisinde ortaya çıkışlarını ve değişimlerini konu edinerek hakikat olarak bildiklerimizin aslında tarihte belirli bir dönemde ve belirli bir toplumda ortaya çıkmış, olumsal, yani zorunlu olmayan yorumlar olduklarını göstermeye çalışır. Nietzsche’nin “özne”ye varlık atfetmeyi reddeden, gerçekliği olaylar ve eylemlerin zemininde anlayan düşüncesine dayanarak bir özne eleştirisi geliştiren Foucault, ayrıca güç ilişkilerinin düzeninde temellendirdiği iktidar analizinde de, Nietzsche’nin yaşam, güç istenci ve kendini aşma kavramlarından yola çıkmıştır.

Foucault’ya göre soykütük bir anlamda özgürlüğün koşuludur, çünkü ancak içine doğduğumuz toplumda yerleşik halde bulunan hakikat anlayışının zorunlu olmadığını ortaya çıkararak onu değiştirme ihtimalini ortaya çıkarabileceğimizi ve onun ötesinde yeni bir hakikat anlayışı üretebileceğimizi düşünmektedir. Ancak hiçbir zaman bu yeni hakikat anlayışının ya da özgürlüğün ne olduğuyla ilgili bir şey söylememiştir ve bu nedenle eleştirilmiştir.[4]

Tarihsel olarak toplumda belirli bir hakikat yorumuna bağlı olarak ortaya çıkan bilgi ve bu hakikatin sınırlarının belirlenmesi ve ötesine geçilmesi olarak gerçekleştirilen özgürlük, Foucault’nun Martin Heidegger’den ve onun Varlık ve Zaman kitabından ne kadar temelden etkilendiğini göstermektedir. Ayrıca ömrünün son dönemlerine doğru geliştirmeye başladığı “kendilik kaygısı” ya da “öznenin yorumbilimi” gibi kavramlar ve analizler de Heidegger’in düşüncesi ve onun Antik Yunan felsefesi yorumuyla derinden ilişkilidir.

Foucault’nun dil ve söylem anlayışı, ayrıca hakikatin söylemsel oluşumlar dahilinde ortaya çıkışını inceleme biçimi pek çok açıdan, kendisi de Heidegger’den oldukça etkilenen, psikanalist Jacques Lacan’ın teorilerine dayanmaktadır. Dil içerisinde ortaya çıkan özne, dilin analizinden yola çıkarak bilinçdışının temel biçimlenme süreçlerini inceleme, toplum içerisinde şekillenen semboller ve imgeler arası ilişkiler sonucu geliştirilen gerçeklik anlayışı gibi fikirler Lacan’n psikanalizin temel yorumlarıdır.

Heidegger ve Lacan’ın yanısıra, Foucault bazılarının öğrencisi olduğu ya da yakın ilişkiler kurduğu kendisinden bir önceki jenerasyonun ünlü filozofları Georges Canguilhem, Gaston Bachelard, Jules Vuillemin, Georges Dumézil, Jean Hyppolite gibi isimlerden oldukça etkilendiğini, özellikle de tarihsellik ve “hakikatin tarihini yazma” fikirleri konusunda onlardan ilham aldığını belirtir. Buna ek olarak Antonin Artaud, Georges Bataille, Samuel Beckett gibi yazarların yapıtlarının özne eleştirisi geliştirmesinde temel teşkil ettiğini, çünkü toplumda “anormal” ya da “marjinal” olarak görülenleri inceleyerek “normal” olanın analizini yapma fikrini bu yazarların edebi eserlerinden yola çıkarak geliştirdiğini söyler.[1] Foucault felsefi yaşamı boyunca 18. yüzyılı bir kırılma noktası olarak alarak modern anlamda delilik, akıl, insan doğası, anormallik, sağlık, iktidar ve cinsellik gibi kavramların ortaya çıkışının, değişim ve dönüşümlerin tarihsel analizi ile “modern öznelik deneyimini” oluşturan temel süreçleri açığa çıkarmaya ve böylece yeni özgürlük alanları bulmamızı sağlayacak bir felsefe geliştirmeye çalışmıştır.

SöylemDüzenle

Foucault, “Aydınlanma Nedir?” isimli Kant’ın aynı başlıklı ünlü metnine atden adlandırdığı makalesinde bu sorunun artık “modern felsefe nedir?” sorusuna denk geldiğini ve cevabın kendi anladığı haliyle “arkeoloji” ve “soykütük” olduğunu söyler. Arkeoloji teriminine dair teorisini sunduğu Bilginin Arkeolojisi kitabı tamamı teorik bir metot geliştirmeye adanmış tek kitabıdır.[5] Burada önceki üç kitabında (Deliliğin Tarihi, Kliniğin Doğuşu, Kelimeler ve Şeyler) yaptığı analizlerin hedefinde olan teorilerini sunar. Buna göre arkeoloji, belirli bir tarihsellik içerisinde bir toplumda bilgi olarak kabul gören ifadelerin ortaya çıkmasını sağlayan temel süreci belirten epistemenin analizidir.[5]

Antik Yunanca bilgi, bilim gibi anlamlara gelen episteme kavramı ile Foucault söylemsel pratikleri oluşturan toplumsal ilişkiler bütününü kasteder. Söylem, ağzımızdan çıkan her söz ya da cümle demek değildir. Foucault’nun söylem kavramı söyleyeceğimiz bir sözün doğruluk değeri kazanarak hakikati üretmesini sağlayan kurallar, süreçler, ilişkiler bütününü belirtir. Söylemsel oluşumlar nesnelerin, ifade biçimlerinin, kavramların ve stratejilerin oluşmasıyla kurulur. Söylemsel pratikler işaret ettikleri nesnelerin dağılımını oluşturan farklılaşma ağlarını, ifadelerinin biçimsel dizilimini oluşturan özne konumlarını, kavramsal bütünlükleri ve ilişkileri üreten birlikte varoluş imkanlarını, ve strajetik kurulumları ve mekanizmaları yönlendiren arzular ve amaçları belirleyerek işlev gösterirler. Belirli bir söylemsel oluşum en nihayetinde söylemsel pratiklerin ürettiği kurallar bütünüdür. Bu kurallara göre ortaya çıkan ifadeler pozitiflik, yani bir doğruluk değeri edinirken ifade ettikleri şey bilgi olma olanağı kazanır. Söylemsel oluşum tutarlılık ve özerkliğini geliştirdikçe epistemolojik olarak kendi alanını kurabilir, bilimsellik seviyesine oluşabilir ve kendi biçimselliğini geliştirebilir. Bu açıdan Foucault’nun söylem terimiyle Antik Yunan felsefesinin logos kavramını kastettiğini ve yorumladığını düşünebiliriz, çünkü logos hem mantık, hem dil, hem akıl, hem de hakikatin söz ile açığa çıkarılması anlamlarını taşımaktadır ki, Foucault için söylemsel oluşum bir anlamda hakikati sadece açığa çıkaran değil, aynı zamanda onu üreten ve belirleyen tarihsel süreçtir.[5]

Foucault’nun tekrar tekrar vurguladığı nokta söylemsel oluşumların tarihselliğidir. Söylemler oluşturdukları belirli bir ağ içerisinde belirli bir dönemde ve toplumda bilginin ve hakikatin üretilme imkanlarını sağlarlar. Tarihsel süreçte episteme çeşitli söylemsel oluşumların sürekliliği ve süreksizliği içerisinde değişiklikler gösterir, ancak bu tarihsel sürecin tamamını kapsayan ve bilginin ilerleme yönünü tayin eden temel bir neden, yapı ya da mekanizma yoktur. Bir yandan Hegelci veya Marxist, öbür yandan pozitivist tarih ve hakikat anlayışlarına karşı çıkan Foucault, belirli bir bilgi sisteminden sonra başka bir bilgi sisteminin yeni bir kurallar bütünü ile gelebileceğini, fakat bu farklı hakikat anlayışlarını “bir ilerlemenin basamakları” olarak belirleyen hiçbir şeyin olmadığını, birinden sonra diğerinin gelmesini önceden belirleyen a priori bir nedenselliğin varolmadığını iddia eder.[5]

Deliliğin Tarihi’nde delilik kavramının Rönesans’tan modern döneme kadar nasıl evrim geçirdiğini incelerken, Orta Çağ’da ve Rönesans’ta delilik ile akıl arasında hiyerarşik bir güç ilişkisi olmadığını, fakat aralarında bir diyalog olduğunu söyleyen Foucault, modern dönemle birlikte önce delilerin binalara kapatılması, sonra da delilik hakkında üretilen söylemsel pratiklarin deliliği bir akıl hastalığı olarak belirlemesi ile delilik üzerindeki iktidarın kurulduğunu söyler. Bu anlamda bir yandan delilik hakkında üretilen bilgi ve hakikat söylemsel pratiklerin bir sonucu iken, aynı zamanda güç ilişkilerinin de bir ürünüdür ve bir baskı ve iktidar sürecinde temellenir. Modern anlamda “akıl” dediğimiz şeyin bu söylem ve iktidar sürecinde deliliği baskı altında tutması gereken ve bunun için deliliği akıl üzerinden “akıl hastalığı” olarak anlaması gereken, dolayısıyla da her şeyin aklın kendisi üzerinden belirlenmek zorunda kaldığı bir süreç üzerine kurulu olduğunu söyler.[6] Bununla ilişkili olarak Kliniğin Doğuşunda ise modern tıbbın nasıl 18. yüzyılın sonundaki hastene pratikleriyle ortaya çıkan, bedeni nesneleştiren bir inceleme ve sorgulama süreci olarak “tıbbi bakış” ve doktora atfedilen otorite ile geliştiğini inceler.[7]

Kelimeler ve Şeyler kitabında ise 18. yüzyılda modern haliyle ortaya çıkan ekonomi, dilbilim ve biyoloji alanlarının doğuşunu inceleyerek, her ne kadar bu bilimler birbirlerinden bağımsızmış gibi görünse de üçünde de ortak varsayımların, düşünme biçimlerinin, söylemsel oluşumların ve hakikat anlayışının bulunduğunu iddia eden Foucault, bu değişimi, modern insan bilimlerinin ve dolayısıyla modern “insan” anlayışının temelini oluşturan söylemsel pratikleri belirleyen episteme değişimi olarak göstermeye çalışır. Dil alanında sözdiziminden dilbilme, canlılar alanında doğal tarihten biyolojiye, para alanında zenginliklerden ekonomiye geçişi, söylemsel oluşumlar açısından Klasik Çağda (14-17. yüzyıl) temsil, sıralama, özdeşlik ve farklılıklar üzerine kurulu sınıflandırma ve kategorileme süreçleri ile belirlenen bir hakikat anlayışından, Modern Çağda (18. yüzyıl ve sonrası) dilde kurularak ortaya çıkan ve kendini ifade eden bir özne anlayışı ile yeni üretilen bir “insan” tanımı üzerine kurulu bir hakikat anlayışına geçiş olarak belirler. Bu anlamda Foucault, “insanın” bu süreçte üretildiğini ve iki yüzyıllık bir tarihi olduğunu iddia eder.[2]

İktidarDüzenle

1970’lere kadar incelemeleri temelde “söylemlerin analizi” temasına odaklanan Foucault 70’lerden sonra yazdığı kitaplar ve verdiği derslerle birlikte inceleme alanını politik yönde genişletmiştir. Hapishanenin Doğuşu ile ortaya attığı iktidar teorisi ve Cinselliğin Tarihi’nin birinci cildinde sunduğu biyoiktidar kavramı, Foucault’nun sosyal bilimlerde en çok etkili olmuş ve etkisini günümüzde de sürdürmekte olan fikirleridir. Bu alanlara yönelip teorilerini geliştirmesinde, bir yandan 68 olayları ve sonrasında ortaya çıkan toplumsal hareketler, bir yandan da 68 olayları sonrası benimsediği “politik aktivist olarak ünlü Fransız entellektüeli” karakteri içerisinde dahil olduğu pek çok direniş, kampanya ve gösterinin etkili olduğu söylenebilir. Hapishanenin Doğuşunun ilk bölümünün sonunda kitabı yazmasınının nedeninin 70'lerin başında mahkumların Fransa’daki hapishane koşullarına karşı yapıtığı eylemler olduğunu söyleyen Foucault, aynı dönemde hapishanelerdeki kötü koşulları ortaya çıkarmak ve mahkumlara kendilerini ifade etme imkanı sağlamak amacıyla kurulan Groupe d'Information sur les Prisons (GIP, yani hapishaneler hakkında bilgilendirme grubu) eş kurucularındandır.[8]

Foucault, Cinselliğin Tarihinin birinci cildinin “Yöntem” bölümünde iktidar analizinin güç ilişkileri üzerine temellendirilmesi gerektiğini söyler. Buna göre iktidar, birbirleriyle karşılaşan güç ilişkileri çokluğu içerisinde bu ilişkileri kuran, örgütleyen, dönüştüren, sağlamlaştıran, tersine çeviren hareket; güç ilişkilerini birbirine bağlayan sistemler ile birbirinden ayıran farklılıklar ve karşıtlıkları oluşturan dayanak noktaları; ve en nihayetinde bu ilişkilerin etkili oldukları kurumsal saydamlaşmanın gerçekleştiği devlet aygıtlarında, hukuki sisteminin ve yasaların düzenlenmesinde ve toplumsal hegemonyada gelişen stratejiler sonucu oluşur. İktidar bir “şey” ya da bir “neden” değildir, toplumsal ilişkiler içerisinde bu ilişkilerin faaliyet gösterdiği güç ağlarının düzenlenme biçimidir. Bu her an her alanda gerçekleşen karşılaşmalar ile ortaya çıkan iktidar “micropolitka” düzeyinde işler, hegemonya ile temellenir ve toplumun yasal ve idari kurumlarında işlev gösteren mekanizmasını bulur. İktidar her yerdedir çünkü her yerden gelir, toplumsal ilişkiler içerisinde ortaya çıkan en küçüğünden en büyüğüne güç karşılaşmaları iktidarı belirleyen ilişkilerin ortaya çıktığı ve gerçekleştiği yerdir.[9]

Hapishanenin Doğuşu kitabı bu anlamda modern iktidar rejiminin ortaya çıkışını 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başında değişim geçiren hapishane sisteminden yola çıkarak belirleme amacındadır. Foucault’ya göre 18. yüzyıl ve öncesinin temel iktidar rejimi “hükümdarın iktidarı” üzerine kuludur. Antik Roma’ya kadar giden bu iktidar biçiminde hükümdar “yaşamı elinden alma ya da yaşamaya izin verme” yetkisine sahip olan kişidir. Bedenin üzerine kurulu olan bu iktidar kendisini yine beden üzerinden gösterir ve kurgular. Bir yanda tarihçi Alfred Kantorowicz’in ifade ettiği “Kral’ın bedeni” yani kral etrafında düzenlenmiş bütün bir politik-sembolik sistem vardır, diğer yanda ise Foucault’nun “mahkumun bedeni” dediği iktidarın varlığını topluma göstermek amacıyla herkesin önünde uzun uzun işkence ettiği, sorguladığı, günahını çıkarttığı, parçaladığı, darağacında astığı, kafasını kopardığı ve böylece iktidarının gücünü kanıtladığı beden vardır.[8]

Modern iktidarın biçimine ise Foucault biyoiktidar adını verir. İlk olarak Hapishanenin Doğuşu kitabında ve sonrasında “Biyopolikanın Doğuşu” gibi derslerinde kavramsallaştırdığı biyoiktidar modern toplumda iktidar temel işleme biçimini ifade eder. Buna göre biyoiktidar beden değil ruh üzerine kuruludur, insanın yaşamını düzenleme, organize etme, belirleme, bilgisi üretme, yönlendirme ve kontrol etme gibi süreçlerle işleyen biyoiktidar üretkendir, yani yalnızca insanın içinde yaşadığı toplumsal ilişkiler bütününün düzenini değil, aynı zamanda bu ilişkiler içerisinde iktidara tabi olan bireylerin özneliklerini de üreterek işlev gösterir.[9]

Hapishanenin Doğuşunun “Disiplin” bölümü ve özellikle son kısmındaki “panoptikon” incelemesi Foucault’nun metinleri içerisinde bir yandan en popüler, öbür taraftansa en açık ve sade anlatıma sahip olan kısımlarıdır. Panoptikon, İngiliz filozof, hukukçu, reformcu ve modern “faydacılık” felsefesinin kurucularından Jeremy Bentham’ın ortaya attığı bir hapishane modelidir. Ortada bir gözetleme kulesi ve etrafına dairesel biçimde sıralanmış hücrelerden oluşan bu basit hapishane düzeni Foucault’ya göre biyoiktidarın paradikmatik ve idea bir örneğini sunar. Bütün mahkumlar aynı hücrelere yerleştirilmişlerdir, parmaklıklar haricinde hiçbir zincir, gardiyan ya da baskı unsuru yoktur, ki zaten Bentham panoptikonu daha “insancıl” bir hapishane sistemi geliştirebilmek için ortaya atmıştır. Panoptikonun temel mantığı bütün mahkumların içerisini göremedikleri gözetleme kulesine her zaman görünür halde olmaları üzerine kurulur, böylece kulede onları izleyen birisi olsa da olmasa da mahkumlar kendi davranışlarını düzenlem zorunda kalacaklardır. Modern iktidar biçimi olarak biyoiktidar rejimi tam da insanın kendi kendisini kontrol etme ve kendi özneliğini oluşturma sürecine müdahele ederek dahil olmakta ve insanın bütün bireyselliğini dışsallaştırıp yaşamsal faaliyetlerini olabildiğince toplumsal süreçlerde işlev gösterebilecek birer kuvvet haline getirme çabasındadır.[8]

Foucault’nun bu analizinin temelinde yatan temel iddia ise bu iktidar biçiminin sadece hapishanelere özgü olmadığı, fakat modern iktidarın kendisini gerçekleştirdiği her alanda benzer mantığa sahip süreçlerle işlev gösterdiğidir. Panoptikonu yalnızca bir hapishane olarak değil, bir işyeri, okul, hastane, akıl hastanesi veya ordu kışlası olarak da düşünebileceğimizi söyleyen Foucault modern disiplin anlayışının bu kurumlarının modern işleyiş süreçlerinde ortaya çıktığını iddia eder. Modern hapishane, okul, işyeri, hastane, askeriye gibi kurumların hepsinin “değiştirilebilir, dolayısıyla eğitilebilir, düzenlenebilir ve “iyileştirilebilir” bir insan doğası” düşüncesine dayanarak şekillendiğini düşünen Foucault, bedensel davranışların ve faaliyetlerin çeşitli işlevleri yerine getirme kapasitesine sahip kuvvetler olarak anlaşıldığı ve yönetildiği bu kurumlarda, en temelinde gözetleme, sınava tabbii tutma, derecelendirme, sınama, sorgulama, teşhis etme, kimliğini saptama, gibi yöntemlerle belirli bir bireyselliğin inşa edildiğini ve bu sürecin modern anlamda özne olma dediğimiz şeyi inşa ettiğini savunur.[8]

Öznelik DeneyimiDüzenle

Nietzsche Ahlak’ın Soykütüğünde, özne dediğimiz şeyin, güçsüz oldukları için bir eylemde bulunamayan insanların kendi güçsüzlüklerini gizlemek için aslında zorunda kalarak yaptıkları şeylerden bunu sanki onlar yapmış gibi bir öznenin faaliyeti olarak bahsetmesi sonucu ortaya çıktığını söyler. Bu durum dilin kullanımına yerleştiğinde, örneğin “şimşek çaktı” dediğimizde aslında gerçekte sadece bir olay olduğu halde biz bu olayın sanki onu gerçekleştiren bir faili olarak “şimşek” diye bir özne varmış gibi konuşmaya başlarız. Oysa Nietzsche, David Hume ile oldukça paralel biçimde, gerçekte yalnızca olayların ve eylemlerin olduğunu, özne diye bir şeyin gerçekte olmadığını, fakat bizim gerçeklik hakkında konuştuğumuz dil içerisinde üretildiğini söyler.[3]

Foucault’nun temel özne analizi bu görüşe, yani öznenin toplumsal ilişkiler ve pratikler içerisinde gelişen bir anlamlandırma sürecinin sonucu olarak ortaya çıkan üretilmiş, inşa edilmiş bir ürün olduğu fikrine dayanır. Heidegger Varlık ve Zaman’da insanın varolduğu dünyanın her zaman belirli bir ortalama “herkes” için bir yorumu olduğunu ve dünyayı bu açıdan anlamlı kıldığını fakat bu hakikat yorumunun özgün ve insanın kendi varlığına dair olmadığını, hakikatin üstünü örtüp onu gizlediğini söyler. Bu anlamda Heidegger için özgün bir varlık yorumuna ulaşmanın birincil koşulu bu “herkes” bakış açısının içinin boşluğunu, anlamsızlığını, hiçliğini fark etmek ve ondan koparak “kendine gelmek” ve özgün bir kendini anlamlandırma ve var etme çabasına girişmektir. Fakat bu eylemlilik her halükarda toplumsal ortalamaya tekrar “düşecektir”.[10] Bu anlamda Foucault, özne analizini her zaman bu açıdan, yani toplum tarafından “herkes” için üretilmiş ve herkesi belirli bir ortalama normallik seviyesine indirgeyen bir özne inşaası olarak ortaya koyar.

Heidegger’den yola çıkan ve Sigmund Freud’un psikanaliz teorilerini Ferdinand de Saussure’ün dil üzerine geliştirdiği teoriler ışığında yorumlayan Lacan, içine doğduğumuz halihazırda anlamlandırılmış dünyayı “dil” olarak yorumlar. Dilin birbirlerine çeşitli zincirler ve ağlar ile bağlı işaretler, ya da “gösterenler” ile kurulan sembolik düzleminde üretilen “anlamlar”, içinde yaşadığımız toplumsal gerçekliği, “herkes” için hakikat yorumunu, oluşturmaktadır. Lacan’ın en önemli tezlerinden birisi bilinçdışının da dil gibi yapılandığıdır, dolayısıyla Lacan bilinçdışını dilin yapısal analiziyle ulaşılabilen ve yorumlanabilen bir süreç olarak belirler. Lacan’a göre burada iki adet özne konumu vardır, birincisi dili kullanan ve konuşmayı yapan özne iken, diğeri ise dilde ifade edilen ve sembolik düzlem içinde kurgulanarak ortaya çıkan öznedir. İşte bu ikinci anlamıyla, yani dil içerisinde kurgulanarak ortaya çıkan ve inşa edilmiş halde varolan özne Foucault’un analizinin hedefidir.[11]

Foucault’ya göre özne her zaman toplumsal ilişkiler ağı içerisinde ve dilin sembolik düzleminde ortaya çıkar, dolayısıyla analizlerinde hiçbir zaman bir özneye faillik atfetmez, ve dolayısıyla da bir nedensellik sunmaz. Nedenselliği ve failliği reddeden Foucault öznenin söylemsel oluşumlar içerisindeki bir konum olduğunu ve esas olarak söylemsel pratikler ve iktidar ilişkileri tarafından üretildiğini savunur. Foucault’ya göre panoptikon gözetleme kulesi ile hücre arasındaki ilişkidir ve gözetleyen de, mahkum da bu iktidar ilişkisine tabii olarak kendi özneliğini bu süreç içerisinde üretir. Bu süreci belirlemek için Foucault “assujettissement” terimini kullanır ki bu terim Fransızcada hem “özneleştirme” hem de “tebaalaştırma” anlamına gelir. Öznelik deneyimi, iktidar ilişkileri içerisinde bireyi iktidara tabi kılmak için kurgulanır, dolayısıyla özne olmak iktidarın tebaası haline gelmektir.

Burada önemli olan iktidara tabi olanların her zaman pasif değil çoğu zaman katif rol oynadığı, iktidarın ise yalnızca kısıtlayıcı ve baskılayıcı değil aynı zamanda üretken olduğudur.[9] Söylemsel pratikler ve iktidar ilişkileri içerisinde üretilen “hakikat” içerisine doğan insanlar aynı zamanda “kendi hakikatlerini” de bu yolla bulmakta ve kendilerini bu yolla anlamaktadırlar. Aslında Heidegger’in dediği üzere öznenin “kendi hakikati” toplum tarafından belirlenmiş bir konum olduğu için bir "hiçtir",[10] ve Nietzsche’nin dediği üzere hakikat ancak bir onu kendimiz üstlenip ürettiğimiz ve ortaya koyduğumuz sürece vardır.[12] Öznelik deneyimi bu anlamda dinamik bir süreçtir, bireyler kendilerini, toplum içerisindeki konumlarını ve gücün ilişkilenme biçimlerini sürekli olarak anlamlandırmakta, yorumlamakta ve eleştirmektedirler, ve iktidar ilişkilerinin kendisi de bu süreçlerin tamamına bağlıdır. Bu nedenle kendi varlığını sürdürebilmek için iktidar her zaman belirli bir normalleştirme süreci olarak işlev göstermek zorundadır, bu da toplumsal açıdan normal, “herkese dair”, olanın “kabul gören” olarak belirlenmesi ve bunun sonucunda ortaya çıkan “anormalliklerin” düzenlenmesi ve olabildiğince iktidar için işlevli hale getirlmesi çabasını doğurur. Bu anlamda örneğin deliler önceden toplum içerisinde yaşayan, kabul gören, günlük hayatın bir parçası olan insanlarken, modern dönemde toplumdan soyutlanmış, kapatılmış, ve delilik hakkında üretilen bütün bir tıbbi müdahele prosedürleriyle “hayata dönmeleri” yani bir işte çalışabilir ve dolayısıyla “toplum için faydalı olabilir” hale gelmeleri sağlanmaya çalışılmıştır. Biyoiktidar tam da bu sürecin adıdır.

CinsellikDüzenle

Foucault’nun 7 kitap olarak planladığı fakat ölmeden önce ancak ilk üçünü yayımlayabildiği ve dördüncüsünün yarım kaldığı Cinselliğin Tarihinin ilk kitabında, 19. yüzyılda cinsellik hakkında üretilen söylemler ve pratikler üzerinden modern cinsellik kavramının ortaya çıkışını incelerken bir yandan da bu süreci biyoiktidar teorisi zemininde temellendirir.[9] Bilgi üretiminin koşulunun iktidar rejiminin baskı ve tahakkum mekanizmaları olduğunu savunan Foucault, cinsellik hakkındaki bilginin de cinselliğin baskı altına alınması sonucu ortaya çıktığını ve tahakküm altına alma olarak bilgi üretme sürecinin Freud ve psikanaliz ile nihai noktasına ulaştığını savunur.[13] “Batılı” ve “doğulu” ayrımı üzerinden “doğuyu” tahakkum altına alan ve onun bilgisini “oryantalizm çalışmaları” olarak üretirken bir yandan da ona karşı kendisini tanımlayan “batı”,[14] kendisini deliliği tahakkum altına alarak “akıl”, kadını tahakkum altına alarak “erkek”, “vahşiliği” tahakküm altına altına alarak “uygar” gibi kavramlar üzerinden tanımlayarak anlamlandırmaktadır ve Foucault’ya göre cinselliğin tahakküm altına alınması da bu sürecin geldiği son noktadır.[13]

Biyolojik cinyetin doğasından kaynaklanan dürtüler dolayısıyla ortaya çıkan arzuların bir sonucu olarak seks, tam da iktidarın özneyi inşa etme sürecinde bireyin kişiliğini, kimliğini, arzularını, cinsel yönelimlerini ve cinsiyetini belirleme, düzenleme, tahakküm altına alma süreci olarak biyopolitikanın bireyi “bilmesi”, yani biyoiktidarın özneyi üreterek onu tebaalaştırmasıdır. Modern biyoiktidar rejiminde ortaya çıkan “normal”, biyolojik olarak ya penise ya da vajinaya sahip olan ve bu organlara göre ayrıştırılmış olarak belirlenmiş davranış biçimleri, giyiniş tarzı, toplumsal roller benimseyen insanların karşı cinsiyete cinsel arzu duymasıdır. Dolayısıyla bu “normal” tanımının dışında kalan herkes “anormal” olarak tanımlanır ve çeşitli biçimlerde normal olana entegre edilmeye, onun tahakkümü altında tutulmaya çalışılır. Burada önemli olan nokta nasıl ki "heteronormatif" cinsellik bu iktidar rejimi içerisinde üretilmişse, aynı şekilde "eşcinsellik" de biyoiktidarın mekanizmalarının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. 19. yüzyıldan önce “cinsellik” gibi bir kelime bile olmadığı gibi “eşcinsel” gibi bir kelime olmadığına da dikkat çeken Foucault'nun analizine göre, eşcinselliği hastalık olarak ya da transseksüelliği kişilik bozukluğu olarak tanımlamak tam da biyoiktidarın tahakküm, baskı ve özneleştirme mekanizmaların işleyişinin bir sonucudur.

Bu analiziyle Foucault queer teorisi ve toplumsal cinsiyet eleştiri yönündeki çalışmaların öncüsü olsa da, kendi zamanındaki “cinsel özgürlük” tartışmalarına oldukça eleştirel yaklaşmıştır, çünkü belirli bir toplumsal iktidar rejiminin mekanizması olmadan toplumun da olmayacağını düşünen Foucault, iktidar süreçlerinden “özgürleşmek” diye bir şeyin de olmadığını savunur. Yapılabilecek olan, bir iktidar mekanizmasını bir başkasıyla değiştirerek tahakküme karşı direnmek ve kendi bireysel deneyimde kendini yaratma ve anlamlandırma alanı açmaya çalışmaktır. Burada önemli olan herhangi bir şekilde “insan doğası” olarak belirlenen hiçbir şeyin tahakkümden, baskılamadan ve iktidardan bağımsız olamayacağıdır.[15]

Cinselliğin Tarihinin ilk ciltten yıllar sonra yayımlanan ikinci ve üçünücü ciltlerindeki değişim, Foucault’un bu özgürlük problemine bir çözüm üretme çabası olarak da görülebilir çünkü o zamana kadar söylemsel oluşumların ve iktidar pratiklerinin modern özneyi belirleyen süreçleri nasıl ürettiğini inceleyen Foucault, 80’lerle beraber Antik Çağdan başlayan yeni bir analiz biçimi geliştirmeye çalışarak “kendilik” üzerine farklı bir düşünce üretme çabasına girmiştir. 2. cildi Antik Yunan, 3. cildi milattan sonra 1. ve 2. yüzyıllardaki Roma hakkında olan bu kitaplarda, kendilik üzerine düşünmek ve kendiliği kurgulamak üzerinden kendini üretmeye dair farklı analizlere girişmiştir. Platon’un Alkibiadis diyaloğunda Sokrates’in bahsettiği epimeleia heautou (ἐπιμέλεια ἑαυτοῦ) "kendilik kayıgısı" kavramından yola çıkan Foucault, kendilikle ilişkinin “bilmek” üzerinden kurgulanışının modern iktidar rejiminin tahakküm mekanizmasına hizmet ettiğini iddia ederek Antik Çağın kendilik hakkında kaygı duymak, kendilikle ilgilenmek, özen göstermek üzerine kurulu benlik düşüncesini incelemeye girişmiştir.[9] Her ne kadar Antik Çağın felsefe, yaşam, hakikat, etik gibi düşünceleri hakkında oldukça özgün ve Heideggerci yorumlar geliştirse de, Foucault Orta Çağ Hıristiyanlığı hakkındaki 4. cildi yazarken öldüğü için böyle bir bakış açısından nasıl yeni bir deneyim ve özgürleşme imkanı çıktığı herkes için açık değildir. Ancak her halükarda analizleri günümüzde yaygın biçimde tabulaştırılan, ötekileştirilen ve ayrımcılığa uğrayan kadınlar, LGBTİ+ bireyler, çocuklar, yaşlılar, sakatlar, akıl hastaları gibi farklı yaşam biçimleri altında tahakküm altına alınmış insanların politik haklarını savunabilmek için pek çok düşünüre, politikacıya, sosyal bilimcilere ve aktivistlere ilham vermiştir.

KaynakçaDüzenle

Foucault üzerine kitaplar

  • Gilles Deleuze, Foucault. (2013) Çev. Burcu Yalım, Emre Koyuncu. (İstanbul: Norgunk); (1986) Foucault (Paris: Minuit)
  • David Macey, Foucault Hakkında Her Şey. (2015) Çev. Fatih Demirci. (İstanbul: Dedalus); (2004) Michel Foucault (Londra: Reaktion)
  1. ^ a b "Foucault Interview 1981 (What Is Our Present?)". 23 Kasım 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
  2. ^ a b Kelimeler ve Şeyler; İnsan Bilimlerinin Bir Arkeolojisi (PDF). İmge. ss. Önsöz. 
  3. ^ a b Ahlakın Soykütüğü (PDF). Kabalcı. 
  4. ^ Taylor, D. (2010). Michel Foucault: key concepts. Acumen. pp. 2–3
  5. ^ a b c d Bilginin Arkeolojisi (PDF). Birey. 
  6. ^ Deliliğin Tarihi (PDF). İmge. 
  7. ^ Kliniğin Doğuşu. Epos yayınları. 
  8. ^ a b c d Hapishanenin Doğuşu (PDF). İmge. 
  9. ^ a b c d e Cinselliğin Tarihi (PDF). Ayrıntı. 
  10. ^ a b Varlık ve Zaman (PDF). İdea. 
  11. ^ Psikanalizin Dört Temel Kavramı. Metis. 
  12. ^ Böyle Buyurdu Zerdüşt. Say Yayınları. 
  13. ^ a b "Foucault-The Lost Interview". 29 Mart 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
  14. ^ Oryantalizm (PDF). Pınar. 
  15. ^ Foucault Reader (PDF) (İngilizce). Pantheon.