Taif Seferi: Revizyonlar arasındaki fark

Gerekçe: + telif hakkının ısrarlı ihlali
(Bilgi:taif seferinde Ebu Süfyan bir gözünü kaybetmiştir)
Etiketler: Geri alındı tanım değiştirme
(Gerekçe: + telif hakkının ısrarlı ihlali)
Etiketler: İçerik değiştirildi Elle geri alma
{{İslamiyetin İlk Savaşları}}
Urve b. Zübeyr[10] ve -muhaddis tarihçiler devrini başlatan ve Hz. Peygamber’n biyografisiyle ilgili eseri günümüze ulaşan- İbn İshâk’a (85-151/704-768) göre, Mekkeli müşrikler Ebû Tâlib vefat edene kadar Hz. Peygamber’e (a.s.) karşı mesafeli davranıyorlardı. Onun vefatından sonra Mekke’deki durum daha da kötüleşti. Müşrikler, Ebû Tâlib öldükten sonra, o hayatta iken yapamadıkları kötülükleri yapmaya başladılar. Ebû Tâlib ve Hz. Hatîce’nin (r.anha) ölümü Resûlullah’ın (a.s.) kaygısını artırdı. Bunun üzerine Resûlullah (a.s.), Zeyd b. Hârise (r.a.) ile birlikte koruma ve destek elde etmek gayesiyle Tâif’e gitti.
{{Halid bin Velid'in seferleri}}
'''Taif Seferi''' veya '''Taif Kuşatması''', 630 [[Miladi|M.]] yılında [[Huneyn Muharebesi|Huneyn]] zaferinden sonra [[Taif]], Müslümanlarca her taraftan kuşatıldı. Şehir kuşatmaya direnemeyerek teslim oldu. Taif lideri, [[Urve bin Mesud]], kuşatma sırasında Taif savunması için [[mancınık]] yapmayı öğrenmek için [[Yemen]]'de bulunuyordu. [[Ebu Süfyan]] bu savaşta bir gözünü kaybetmiştir.{{kaynak belirt}}
 
Hz. Peygamber (a.s.), Tâif’in bütün eşrafıyla görüştü. Onları, Allah’ın birliğini kabule, İslâm Dini’ne yardıma davet etti ve Mekkeli muhaliflerine karşı kendisine destek olmalarını talep etti. Daha sonra Müslüman olup Hudeybiye’de Rıdvân biatinde Resûlullah’a (a.s.) biat edecek olan Hâlid (b. Cebel veya Ebî Cebel) el-Advânî, Hz. Peygamber’in (a.s.) Tâif’teki faaliyetlerinin bir kısmına tanık oldu. Hâlid el-Advânî der ki: “Ben, Resûlullah’ı (a.s.) (Tâif’te iken) Sakîf pazarında (başka bir rivâyette Sakîf’in; yani muhtemelen Tâif’in doğusunda) gördüm. Bir yay veya asâya dayanmış, onlardan yardım istiyordu. Ve’s-Semâi ve’t-Târık’ın (et-Târık Sûresi 86/1-17) tamamını okuduğunu işittim. Câhiliye devrinde, ben müşrikken, bu sûreyi ezberledim, sonra İslâm devrinde okudum.
 
Hz. Peygamber (a.s.), Tâif’te aradığı desteği bulamadı. Mekkelilerin durumdan haberdar olmasını istemeyen Peygamber Efendimiz (a.s.), Tâifliler’den şehirlerine gelişini gizli tutmalarını rica etti.
 
Tâif’in ileri gelenleri Hz. Peygamber’den (a.s.) şehirlerini hemen terk etmesini istediler. Sokak çocuklarını ve köleleri kışkırtarak onu (a.s.) ve yol arkadaşı Zeyd b. Hârise’yi taşlattılar. Resûlullah (a.s.) her adım atışında ayaklarına taş atarak ezip kanlar içinde bıraktılar. Resûlullah’a (a.s.) taş değdiğinde yere otururdu. Onlar da kolundan tutup ayağa kaldırırlardı. Yürüyünce de gülüşerek taşlamaya devam ederlerdi. Zeyd b. Hârise ona (a.s.) kendini siper ediyordu. Hatta başından ciddi yaralar aldı. Tâifliler’den kurtulduklarında Hz. Peygamber’in (a.s.) ayaklarından kanlar akıyordu.
 
Hz. Âişe (r.anha), bir gün, Peygamber Efendimiz’e (a.s.): “Ey Allah’ın Resûlü! Senin başına, Uhud gününden daha çetin bir gün geldi mi?” diye sordu.
 
Peygamber Efendimiz (a.s.): “Senin kavminden neler çektim neler! Hele onların yüzünden Akabe günü çektiğim ise, çektiklerim­in en çetini idi: (Taif’e gidip) kendimi Abdi Yalil’lere arz ve bana yardımcı olmalarını niyaz ettiğim zaman, isteğimi kabul etmemiş, reddetmişlerdi. Ben de üzgün bir halde Mekke’ye yönelip, yüzümün doğrusuna gittim durdum. Ancak Karnu’s-Seâlib’de kendime gelebildim. Başımı kaldırıp baktığım zaman, bir bulutun beni gölgelemekte olduğunu gördüm. Tekrar baktığımda, bir de ne göreyim? Bulutun içinde Cebrail var! Hemen bana seslendi: ‘Şüphe yok ki, Allah, kavminin sana söylediklerini ve sana verdikleri red cevaplarını işitti de, onlar hakkında dilediğini kendisine emredesin diye sana Dağlar Meleğini gönderdi! dedi. Dağlar Meleği bana seslendi ve selam verdi. Sonra da: ‘Ey Muhammed! Şüphe yok ki, Allah, kavminin sana söylediklerini işitti. Ben Dağlar Meleğiyim! Rabbin, dilediğini bana emredesin diye beni sana gönderdi. Şimdi, ne dilersen, dile! Eğer onların üzerlerine iki dağı (الأخْشَبَينِ: Mekke’yi kuşatan Ebû Kubeys ve Kuaykıan dağına bakan el-Ahmer dağlarını[11]) kapamamı dilersen dile! (Hemen kapayıvereyim!) dedi.
 
Ben: ‘Hayır! Ben onların helak olmalarını istemem. Bilakis, Allah’ın, onların nesillerinden, yalnız Allah’a ibadet edecek, O’na hiçbir şeyi şerik koşmaya­cak kimseler çıkarmasını dilerim dedim” (بَلْ أَرْجُو أَنْ يُخْرِجَ اللَّهُ مِنْ أَصْلاَبِهِمْ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ وَحْدَهُ لاَ يُشْرِكُ بِهِ شَيْئًا) buyurmuştur.[12]
 
“Âlemlere rahmet olarak gönderilen” [13] Peygamber Efendimiz (a.s.) birçok hadîsinde “müminin lanet[14] edici olmadığını” bildirdiği gibi (لاَ يَكُونُ الْمُؤْمِنُ لَعَّانًا) kendisinin de (a.s.) “lanet edici değil bütün âlemlere rahmet peygamberi” olarak (إِنِّى لَمْ أُبْعَثْ لَعَّانًا وَإِنَّمَا بُعِثْتُ رَحْمَةً) gönderildiğini bildirmiştir.
 
Hz. Peygamber (a.s.), yaralı bir vaziyette ve güçlükle Tâif dışında Mekkelilere ait bir bahçeye sığınabildi. Bahçe, Bedir Gazvesi’nde (17 Ramazan H. 2, Cuma) Mekkeli müşriklerin safında öldürülecek olan Rebî’a b. Abdişems’in oğulları Şeybe ve Utbe’ye aitti.[15]
 
Aslen Irâk’ta Musul civarındaki Ninova şehrinden Hıristiyan bir köle olan Addâs, efendileri Şeybe ve Utbe’nin emriyle Hz. Peygamber’e (a.s.) bir tabak üzüm sundu. Hz. Peygamber (a.s.) “Bismillah” (Allah’ın Adıyla) diyerek üzümü yemeye başlayınca bu Addâs’ın dikkatini çekti ve bu sözlerin buralarda söylenmediğini ifade etti. Hz. Peygamber (a.s.), Addâs’ın Ninovalı olduğunu öğrenince orasının Yunus b. Mettâ’nın (a.s.) memleketi olduğunu ve kendisinin de onun gibi bir peygamber olduğunu bildirdi. Bu konuşmadan müteessir olan Addâs, efendilerine rağmen Müslüman oldu. [16]
 
En önemli iki destekçisi Ebû Tâlib ve Hz. Hatice’nin (r.anha) vefatıyla şartların daha da kötüleşmesi ve himayesiz kalması nedeniyle Mekke’de barınamaz hale gelen Hz. Peygamber (a.s.), Tâif’te 10 gün veya bir ay kaldı.[17] Bu süre boyunca alaya alınan, taşlanan ve şehri terk etmeye mecbur bırakılan Hz. Peygamber (a.s.), Şeybe ve Utbe’nin bağında iki rekât namaz kıldıktan sonra şu ünlü kudsî duayla Yüce Allah’a yöneldi:
 
“İlâhî! Güç ve kuvvetimin zayıflığıyla, çare ve imkânlarımın kısıtlılığıyla, insanların gözünde ifade ettiğim kişiliğimin önemsizliğiyle San’a sığınıyorum.
 
Ey Merhametlilerin En Merhametlisi! Sen sıkıntıya ve zulme uğrayanların Rabbisin. Sen benim Rabbimsin. Beni kimlere emanet ediyorsun? Bana sert ve kaba davranan bir yabancıya mı? Yoksa davamda bana üstün kılacağın bir düşmana mı?
 
Sen’in katından bana bir gazap ve öfke olmadığı sürece, ben bu başıma gelenlere hiç aldırmayıp katlanırım. Ama Sen’in katından gelecek bir himaye her zaman çok daha hoştur.
 
İnecek gazabına ya da benim başıma gelebilecek öfkene karşı karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahiretteki işleri düzene sokan Sen’in Nur’una sığınıp himaye talep ederim. Sen hoşnut oluncaya dek (benim tarafımdan) yapılacak tevbelere layıksın. Kuvvet ve kudret ancak Sen’dedir”.
 
(اللّهُمّ إلَيْك أَشْكُو ضَعْفَ قُوّتِي، وَقِلّةَ حِيلَتِي، وَهَوَانِي عَلَى النّاسِ يَا أَرْحَمَ الرّاحِمِينَ أَنْتَ رَبّ الْمُسْتَضْعَفِينَ وَأَنْتَ رَبّي، إلَى مَنْ تَكِلُنِي؟ إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهّمُنِي؟ أَمْ إلَى عَدُوّ مَلّكْته أَمْرِي؟ إنْ لَمْ يَكُنْ بِك عَلَيّ غَضَبٌ فَلا أُبَالِي، وَلَكِنْ عَافِيَتُك هِيَ أَوْسَعُ لِي، أَعُوذُ بِنُورِ وَجْهِك الّذِي أَشْرَقَتْ لَهُ الظّلُمَاتُ وَصَلُحَ عَلَيْهِ أَمْرُ الدّنْيَا وَالآخِرَةِ مِنْ أَنْ تُنْزِلَ بِي غَضَبَك، أَوْ يَحِلّ عَلَيّ سُخْطُك، لَك الْعُتْبَى حَتّى تَرْضَى، وَلَا حَوْلَ وَلا قُوّةَ إلا بِك.)[18]
 
Tâif yolculuğu dönüşü, Resûl-i Ekrem (a.s.), yol arkadaşı Zeyd b. Hârise (r.a.) ile birlikte Mekke’ye girebilmek için bir hâmî bulmak amacıyla araştırma yaptırırken Hirâ Mağarası’nda beklemiştir. Hz. Peygamber’in (a.s.) himaye talep ettiği Ahnes b. Şerîk kendisinin hâlîf olduğunu; halîf olanın himaye veremeyeceğini, Süheyl b. Amr el-Kureşî el-Âmirî de Benî Âmir’in Benî Ka’b’a himâye veremeyeceğini bildirmiştir. Hz. Peygamber (a.s.), himaye istediği üçüncü kişi olan Kureyşli Benî Nevfel’in müşrik reisi Ebû Vehb Mut’im b. Adî b. Nevfel b. Abdimenâf en-Nevfelî el-Kureşî’nin (v. Safer H. 2) himayesinde Mekke’ye girebilmiştir.[19] Mut’im b. Adî’nin soyu, Abdümenâf’ta Hz. Peygamber’in (a.s.) soyu ile birleştiği için onun (a.s.) amcası oğul­larından sayılır ve Hz. Peygamber (a.s.) kendisine “amca” diye hitap ederdi: “Ey amcacığım! Bana himaye ver, tâ ki Beyt’i (Kâbe’yi) tavaf edeyim” (يا عماه أجرني حتى أطوف حول البيت، فأجاره حتى طاف).[20] Zira o zaman –himaye verme hakkına sahip birsinin teminatı ile- Kâbe’yi tavaf edebilmek, Mekke’de serbest dolaşım hakkına sahip olmak demekti.
==Kaynakça==
{{Kaynakça}}