Alevilik: Revizyonlar arasındaki fark

EK:=== Timur İmparatorluğu devrinde “Şîʿa-i Bâtın’îyye” hareketleri ===; ==== Timur’da “Hanedân-ı Alevîyye” sevgisi ====; ==== Timur’un Bâtınîliğe karşı hasmiyane tavrı ve Bâtınîler aleyhine uyguladığı sert önlemler
(Gerekçe: + kaynak gerektiren bilgi eklentisi)
(EK:=== Timur İmparatorluğu devrinde “Şîʿa-i Bâtın’îyye” hareketleri ===; ==== Timur’da “Hanedân-ı Alevîyye” sevgisi ====; ==== Timur’un Bâtınîliğe karşı hasmiyane tavrı ve Bâtınîler aleyhine uyguladığı sert önlemler)
{{ana|Bektaşîlik|Nusayriyye|Yarsanizm|Ehl-i Hak|Ezidilik}}
[[Dosya:Alevis_in_Turkey.gif|thumb|400px|Türkiye'deki Alevîler - koyu kırmızı renkli bölgeler Arap Alevî yerleşimlerini gösteriyor. ([[Hatay]]-[[Adana]]-[[Mersin]] yörelerinde)]]
[[Türkiye]]’de en çok Alevî köyü yaklaşık 460 ve 60 Karışık köy ile [[Sivas]] ilindendir. Ardından da, [[Erzincan]], [[Tokat]], [[Çorum]], [[Malatya]], [[Kahramanmaraş]], [[Hatay]], [[Tunceli]], [[Amasya]], [[Yozgat]], [[Adıyaman]], [[Bingöl]], [[Erzurum]], [[Balıkesir]], [[Kars]], [[Manisa]], [[Aydın]], [[Adana]], [[Mersin]], [[Muğla]], [[Ordu]] illeri gelmektedir. Anadolu dışında ise Rumeli, Balkanlar, batı İran ve [[Kuzey Irak]]'taki [[Yarsan|Yârsân]], Kakai ve [[Ehl-i Hak]] gibi isimlerle bilinen benzer gruplar bulunmaktadır. Bugün İran'ın doğusunda Horasan'da küçük bir Alevî topluluğu vardır. Genelde daha dağlık merkezi otoritelerin baskısının ulaşamadığı bölgelerde yaygındır.
 
Üçte biri İstanbul bölgesinde yaşayan Alevîlerin daha sonra en yoğun olarak bulundukları iller [[Ankara]], [[Adana]], [[Balıkesir]], [[Eskişehir]], [[Bursa]], [[Antalya]], [[Aydın]], [[Damal, Ardahan]] ayrıca Orta ve Doğu Anadolu ([[Erzincan]], [[Sivas]], [[Malatya]], [[Tunceli]], [[Kahramanmaraş]].
[[Alevî]]liği seçen [[Türkmen]] boylarından biridir. Eski bir [[Çepni]] yerleşimi olan [[Görele]]’nin eski adı ise Eleviye'dir. Günümüzde ise Karadeniz [[Çepniler]]'nin Önemli bir bölümü [[Sünnî]]dir. [[Çepniler]] [[Trabzon]], [[Ordu]] ve [[Giresun]]'dan başlayarak bu bölge ve çevresinde yerleşiktirler. [[Ordu]] ve [[Giresun]]'da yeni açılmış cem evleri mevcuttur.
 
Alevî [[Çepniler]] ise daha çok [[Ordu]], [[Giresun]], [[Balıkesir]], [[Manisa]], İzmir, Çanakkale, Burdur, Gaziantep gibi illerde yerleşiktirler. Çepniler [[Hacı Bektaş-ı Veli]]'nin ilk müridliğini yapan [[Türkmen]] Aşiretidir. Balkanlara [[İslâm]]ı ve Alevîliği ilk götüren [[Oğuz boyu]]dur, [[Hacı Bektaş-ı Veli]]'nin halifesi [[Sarı Saltuk]] 12.000on iki bin [[Çepni]] ile birlikte [[Dobruca]] ve [[Deliorman]] yörelerine gitmiştir.{{fact}} Buradaki [[Çepniler]]in bir kısmı [[Osmanlılar]]ın ilk dönemlerinde Balıkesir yöresine yerleşerek, burada Balıkesir Alevîlerini oluşturmuşlardır. Diğer bir kısmı da Hristiyan olup [[Gagavuz]] adıyla anılmıştır. Geri kalanları ise bugün hala [[Deliorman]] yöresinde Alevî olarak hayatlarını sürdürmektedirler. Fakat bunlar Çepniliklerini yitirmişlerdir, özellikle 16.yy'da sürgün olarak gelen Alevî [[Avşar boyu|Avşar boylarıyla]] karışarak günümüz Kuzey Bulgaristan Alevîler'ini oluşturmuşlardır.{{olgu}}
 
==== Vilayeti Çepni Alevîleri ====
 
=== Kayseri Alevîleri ===
Kayseri Alevîleri genellikle [[Sarız]] ve [[Develi]] ilçelerinde yaşarlar fakat [[Pınarbaşı]] ve [[Tomarza]] ilçelerinde oldukça fazladırlar. Kayseri genelinde toplamda 30 alevî köyü vardır ve bunların Tamamına yakını Alevî-[[Türkler|Türk]], [[Türkmenler|Türkmen]], [[Azeriler|Azeri]], [[Zazalar|Zaza]] ve [[Kürt]] köyleridir. Ünlü devrimci [[Hüseyin İnan]] Sarızlıdır. Kürt Alevîler [[Kürtçe]]nin [[Kurmanci]] lehçesini konuşurlar. Bölgede 2iki büyük Alevî-Kürt aşireti yaşar, Tavkiran Aşireti ve [[Koçgiri aşireti]].
 
=== Sivas Alevîleri ===
* Yukarıda bahsedilen batıda bir hâyli taraftar toplamış olan bu akım Türkiye’de de uzun süre kabul görmüştür. “Bir ateşkedenin duvarları dibinde zelilâne beklemek, Hind ve İran gibi uyuşukluk ve hûlya yağdıran çevrelerde pek olağan karşılanan şeylerdi. Türkler, Hind ve İran’da olduğu gibi hûlyaî ve istiğrâkî hayâttan bir şey anlamıyor, meskent telkin eden âkidelere pek itibar göstermiyorlardı. İslâm âlemini kavuran bu elim buhranın kaynağı İran tarafları ve bilhassa da [[Deylem]] havalisiydi.”<ref>M. Şerafeddin, ''Mazîden Âtiye,'' 1933.</ref> Başlangıçta, [[Fuad Köprülü|Professör Fuad Köprülü]]’de bu görüşü destekleyenler arasında yer almaktaydı.<ref>[[Fuad Köprülü|Professör Fuad Köprülü]], ''Türk Tarihinde İlk Mutasavvıflar.''</ref>
* Buna karşın “Bahâ Sâid” tamamıyla aksi görüşü savunmaya başlamıştı. O, [[Bektâşîlik]] ve [[Kızılbaşlık]] gibi Anadolu’daki [[tarikât]] ve [[mezhep]] hareketlerinin kesinlikle İran kaynaklı olmadığını, aksine bu akımların eski Türk i’tikatlarıyla ilişkili olduğuna inanmaktaydı. Daha sonra, [[Fuad Köprülü|Professör Fuad Köprülü]] de ayni fikri geliştirerek [[Paris]]’te verdiği konferanslarda esas tez olarak savunmaya başladı.<ref>Hilmi Ziyâ: ''Mihrap mecmuaları – Anadolu’da dinî ruhiyât müşahedeleri,'' 1923.</ref>
* Şiîliğin bir İran “aks’ül-âmeli” olduğu fikri uzun zamandan beri tenkit edilmiş bulunmaktadır.<ref>Louis Massignon:, ''Essai sur la lexique du [[mistik|mystique]] [[Müslüman|musulmane]]''.</ref> Louis Massignon’a göre, Milâdî On İkinci asırda İran nüfusunun ve kültürünün çoğunluğunun “Ârî” olduğu şeklindeki ispatı mümkün olmayan fikirden yola çıkıldığından dolayı, bu kuram bazı husûsî halleri yanlış açıklamak hatasına düşmüştü. Aslında “İslâm rafizîliği” gibi arzedilen “[[Şiî]]lik” İran’a sâf Arab ırkından gelmiş olup, Kûfe’den Kumm’a göç eden kâbileler tarafından etrafa yayılmıştır. Sâf İran ırkından olan Kürtler ve Afganlar ise daima Şiîliğe muhalif kalmışlardır.
 
==== Şîʿa-i Bâtın’îyye mezhebinin akideleri ====
{{Ayrıca bakınız|Nusayrîler|Haşhaşilik|Karmatîler|Nizarî İsmailîlik|Dürzîler}}
===== Yediciler ve Fâtımî İsmâ‘îlîleri =====
Abbâsîler devrinde (M. 750 – M. 1258) çeşitli Şîʿa fırkaları tarafından yönetime karşı gizli bir muhalefet hareketi tertip edilmekteydi. Bu muhalefet gruplarının arasında Ön-İsmâ‘îlî topluluklarının destekçilerinin en tanınmışlarından olan “Mûbârek’îyye” adı verilen topluluk ta yer almaktaydı. İsmâ‘îlî düşünce sistemine göre, İmâm [[Cafer es-Sadık|Câʿfer es-Sadık]] (702–765M. 702 – 765) ikinci oğlu olan İsmâ‘îl bin Câfer el-Mûbarek’i (M. 721–755721 – 755) [[İmamet]]’e veliaht olarak tayin etmişti. Bununla beraber, İsmâ‘îl babasından evvel vefat etti. Bazıları onun gizlendiğini iddia ettiettiyseler de, fakat Ön-İsmâ‘îlî fırkaları onun ölümünü kabullendi.kabul ettiler Böyleceve İsmâ‘îl’in en büyük oğlu olan Muhammad bin İsmâ‘îl’i (M. 746–809746 – 809) imâmları olarak tanıdılar. Muhammad bin İsmâ‘îl, mensuplarının çoğu Küfe’de[[Küfe]]’de oturan “Mûbârek’îyye Fırkası” ile olan alâkasını tüm yaşamı boyunca sürdürdü.
İsmâ‘îl bin Câfer el-Mûbarek’in yedinci ve sonuncu imam olduğuna inananlar “Yediciler” veya “Yedici İsmâ‘îlîler” olarak tanımlandılar. M. 813 yılında Muhammad bin İsmâ‘îl’in vefatı üzerine “Mûbârek’îyye Fırkası” da ikiye ayrıldı. En önemli ve fa’al kolunu [[Karmatîler]]’in oluşturduğu “Yediciler,” İsmâ‘îl bin Câfer el-Mûbarek’in oğlu olan Muhammad bin İsmâ‘îl’in gizlenen Mehdi olduğuna ve birgün adâlet dağıtmak üzere tekrar ortaya çıkacağına inanmaktaydılarinandılar. Muhammad bin İsmâ‘îl’in öldüğünü kabûl eden küçük fırka iseve daha sonraki yıllarda [[Fâtımî]] İsmâ‘îlîler’i olarak ortaya çıkan küçük fırka ise günümüzde mevcut olan çağdaş İsmâ‘îlî mezheplerinin oluşumuna öncülük ettiler. Böylece, gizlendikleri yerleri ve isimleri bilinmeyen imamlarınimâmların yönetimi altına giren [[İsmâilîyye]] mezhebi, kendi i’tikatlarını, “Dâîler-Dâvetçiler” aracılığıyla ana karargâhları olan Suriye’den etrafa yaymağa başladılar. Bu hâdise, daha sonraları [[Mustâlîlik]] kolunun yayılmasında etkin bir araç hâline dönüşecek olan “Dâvah” hareketinin ruhîruhânî başlangıcına işaret etmekteydi.
{{Ayrıca bakınız|Karmatîler|Fâtımîler}}
===== Ebû’l-Hattâb el-Esedî’nin kurduğu “Hattâb’îyye Mezhebi” =====
Tüm haramların helâl olarak kabul edilmesi fikri olan [[İbahilik]] i’tikadının yayılmasına hizmet etmek amacıyla “Ebû’l-Hattâb el-Esedî” tarafından ilk defa ʿAbd Allâh İbn-i Sebe tarafından ortaya atılan [[Hazreti Ali]]’nin ulûhuyyeti ilkesiyle [[Allah]]’ın [[Hazreti Ali]]’in zâtında tecelli ettiği [[hülul|hulûl’îyye]] i’tikatları üzerine inşa edilen, ve daha sonraları Bezîg’ıyye, Muammer’îyye, Umeyr’îyye, Mufaddal’îyye, Muhammise mezheblerinin de i’tikadî alt yapılarını oluşturan Hattâb’îyye Mezhebi’ne göre [[Allah]] önce İslâm peygamberi [[Muhammed Mustafa]]’nın zâtında tecelli etmiş olup, daha sonra da sırasıyla altı büyük imâm olan [[Ali|Ali el-Mûrtezâ]], [[Hasan bin Ali|Hasan el-Mûctebâ]], [[Hüseyin bin Ali|Hüseyin eş-Şühedâ]], [[Zeynel Abidin|Ali Zeyn el-Âb-ı Dîn]], [[Muhammed el-Bakır]], [[Cafer es-Sadık|Câʿfer es-Sadık]]’a ve en son olarak ta Ebû’l-Hattâb el-Esedî’nin vücutlarına [[hülul|hulûl]] etmiştir. Bu mezhebin fikirleri daha sonra ortaya çıkan “[[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]]” ve “[[İsmâilîyye|İsmâil’îyye]]” mezheplerinin i’tikatları üzerine de kuvvetle tesir etmiştir. Ebû’l-Hattâb el-Esedî’nin son peygamber olduğuna inanan takipçilerinin kurduğu “Hattâb’îyyet-ûl Mutlâka” mezhebi ne göre ise, “Ebû’l-Hattâb el-Esedî” en son imâm olup kendisinden sonra başka bir peygamber ya da imâm gelmeyecektir. [[hülul|Hulûl’îyye]] i’tikadı ve [[Hazreti Ali]]’nin ulûhuyyeti tüm [[Köktendincilik|Ghulat]]-i [[Şia|Şîʿa]] mezheplerinde, [[İbahiyye]] i’tikadı ise [[Haricîlik]] ve [[Şia|Şîʿa]] [[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]] mezheplerinin çoğu kollarında mevcuttur.<ref>Mustafa Öz, ''Mezhepler Tarihi ve Terimleri Sözlüğü,'' Ensar Yayıncılık, İstanbul, 2011. <small>''[Hattâb’îyye ve Hattâb’îyyet-ûl Mutlâka [[Mezhep]]leri maddeleri].''</small></ref>
 
{{Ayrıca bakınız|İbahiyye|Haricîlik|hülul|Bâtınîlik|İsmâilîyye}}
 
==== Şîʿa-i Bâtın’îyye teşkilâtındaki gizlilik derece ve mertebeleri ====
* Birinci mertebede bulunan bir adam tam zâhid ve mûttâkî rolünü alırdı. Kendini tecessüsle izleyenlere karşı onların meraklarını daha da tahrik ederek ve kendisinin de ibâdette aşırı derecede yüksek bir makâma erişmiş olduğunu ispatlamak maksadıyla hep gözleri yaşlalarla dolu olarak ve şüpheyi davet edecek cevaplarla karşılık verirdi. Bireylere anlatılan hikâye her seferinde İslâm’ın sahip olduğu ruhu anlamanın ve dinîn esaslarına vâkıf olmanın hiç te zannedildiği kadar kolay olmadığı ve bu sırrın ancak hâlis [[Mü'min (din)|Mü’min]]lere [[keşf]]olunabileceği anlatılmaktaydı. Muhattap alınan kişi önce kendisine yöneltilen şüphe uyandıran suallerle şaşırtılmakta ve hayatı müddetince aklından bu tip suallerden bir tanesini bile geçirmemiş olan kişi heyecanlı bir şekilde kendsine yöneltilen bu suallerin yanıt, anlam, ve sebeplerini anlama arzusunu göstermesi halinde, bunun evvelâ verilecek bir ahid ile misaktan sonra mümkün olabileceği kendisine bildirilmekteydi. Kabul edilmesi halinde derhal mezhebin kaideleri anlatılmakla beraber yeni salikten bir miktar da para taleb olunmaktaydı. Dâînin muhatabında ki alâka ve duyguları zayıf görmesi halinde ise aşıladığı şüpheli fikirler arasında soru soran şahsı dehal terk etmektedir.
* İkinci mertebede bulunanlara ise daha değişik bir yönden hitap edilmekteydi. Burada şahsa eski âlimlerin akidelerini kabullenmekle insanlığın büyük bir delâlet içerisine düşeceği ve ilâhî hâkikatin sırrının ancak imâmlara bahşedilmiş bir ayrıcalık olduğu söylenmektedir.
* Üçüncü derecede bulunanlara [[Şia|Şîʿa]]’nın diğer fırkalarında olduğu gibi imâmların adedinin on iki olmayıp yedi olduğu, yedi adedinin kudsiyeti ile bütün temsiliyetin Bâtınîlik dininin kurucusu olan yedinci imâma ait olduğu bildirilir.
* Dördüncü mertebeye erişebilenlere ise kâdim dinlerin kâmilen ilga edildiği ve bu yedi imâmın birer de yardımcısı olduğu ve bunların dini yaymakla ve yüceltmekle görevlendirildikleri anlatılır. Peygamberlere “Nâtık” ve yardımcılarına da “Sâmet İmâm” unvanı verildiği söylenir. Her yedi “Sâmet”“[[Sâmet]]” silsilesinin sonunda bir “Nâtık” gönderildiği ve böylece dinin sürekli olarak geliştirildiği söylenir. Hazreti Âdem’den ve oğlu Şit’ten itibaren altı ''“Nâtık–Sâmet”“Nâtık–[[Sâmet]]”'' silsilesinden sonra (Nuh–Sam), (İbrahim–İsmâil), (Musâ–Hârun), (İsâ–Şem’ûn), (Muhammed bin ʿAbd Allâh–Ali bin Ebû Tâlib), (Muhammed bin İsmail (Meymûn’ûl-Kaddâh<ref>Mustafa Öz, ''Mezhepler Tarihi ve Terimleri Sözlüğü,'' Ensar Yayıncılık, İstanbul, 2011.<small> [Muhammed bin İsmail bin Câ’fer’in eğitmeni olan kişinin adıdır. Daha sonra oluşan [[Bâtınîlik]] Mezhebi’nin i’tikadî ilkelerini tesbit etmiştir.]</small></ref><ref>[[Yaşar Nuri Öztürk]]: [[En-el Hak]] İsyanı [[Hallâc-ı Mansûr]], Cilt 1, Sayfa 61, Yeni Boyut, 2011.<small> [Bâtınîliğin kurucusu olan Muhammed bin İsmail’in gizli kod adı olan bu isim aynı zamanda pek çok kişi için de kullanılmıştır.]</small></ref>)–ʿAbd Allâh İbn-i Meymûn ve Oğulları) ile hitam bulan ''“Nâtıklar ve Sâmetler[[Sâmet]]ler silsilesi”'' ile sürmektedir. Gözle görülen eşyanın [[tasavvuf]]î mânalarını kaldıran İbn-i Meymûn’dur ve herkes ona itaatle yükümlüdür. [[Hazreti Muhammed]]’den sonra bir peygamber daha gelecektir. Bu i’tikatları tamamıyle kabullenmiş olan bir “[[Bâtıni]]” artık İslâmiyetle[[İslâmiyet]]’le olan alâkasını tamamen koparmış durumdadır.<ref>Tahir Harimi Balcıoğlu, ''Türk tarihinde mezhep cereyanları – Şîʿa-i Bâtın’îyye’nin menşe’ ve akideleri,'' Sayfa: 233, Ahmet Sait tab’ı.</ref>
* Beşinci mertebede bulunanlar, Semavî nass’ların açıklamaları ile hadislerin tamamının uydurma olduğuna inanmakla yükümlüdürler. Müntesibin buradaki ruh hali milliyetine göre de değişmektedir. İranlı ise ona ArabınArab’ın çok cahil bir çöllü olduğu fikri, yok eğer müntesip ırken bir Arap ise ona karşı da Arap milletinin mağrur damarlarını tahrik etmek suretiyle başka bir cepheden yaklaşılarak kendisinin diğer bütün kavimlerin hepsinden üstün bir efendi konumunda olduğu söylenmektedir.
* Altıncı dereceliler dinî tekliflerin kâmilen ref’edilmiş olmakla birlikte, sadece milletlerin an’anelerine hürmeten bunlara değer verildiği, yoksa aklı belirli ve sınırlı gayelere ulaştırmak amacıyla anlatılan bu öğretilerin bütün önem ve değerlerinin aslında bir hiç olduğu açıklanır.
* Arda kalan üç mertebenin mensupları ise pek azdır. Hele dokuzuncu mertebede bulunanlar sadece dâî â’zamlardır. Bu makam “Fâtımîler’den El-Mûstensir bil-Lâh”, “[[Sabbahiyye|Hükümet-i Melâhide]]’nin bânisi olan [[Hasan Sabbah|Hassan bin Sabbah]]” ve “Suriye BâtınilerininBâtınileri’nin Reisi Raşid’ûd-Dîn Sinan”, “Afrika kıtasıKıt’ası BâtınileriniBâtınileri’ni yöneten İbn-i Meserret”, “Pamir AleviliğininAleviliği’nin kurucusu [[Nasır-ı Hüsrev|Nâsır-ı Hüsrev]]”, “Hindistan BâtıniliğininBâtıniliği’nin yaratıcısı Ahmed bin Keyyâl”, ve “Attaş” gibi “Alevî-[[Bâtınîlik]]” tarihinde nâm kazanmış olanlara mahsustur. Hattâ “[[Bâtınî]]-İsmâilîler” arasında çok meşhur olanlar dahi daha aşağı derecelerde kalmıştır.
{{Ayrıca bakınız|İsmâilîlik|Karmatîlik|Dürzîlik|Nusayrîlik|Haşhaşilik}}
 
=== Emevîler devrinde Alevîler ===
{{ana|Emevîler}}
==== Bâtınîlerin Türkistan’daki fa’aliyetleri ====
Siyâsî hâdiselerin sevk ve tahrikiyle [[Emevî]] valilerinin zulmüne katlanamayarak isyân etmek zorunda kalan [[Türkler]], [[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtın]]’îyye dâîleri tarafından büyük bir meserretle karşılandılar. Said bin Amr’ûl Harşî’nin [[Horasan]] valiliği döneminde çıkan bir ihtilâl, şiî misyonerler tarafından emsalsiz bir fırsat olarak algılandı. [[Emevî]] hazinelerini dolduran haraçların tahsil edilmesi esnasında uygulanan mezâlim nedeniyle Said bin Abdülaziz’in [[Horasan]] mütesellimliğinden aşırı derecede mûzdarip olan [[Türkler]], artık ayaklanmaktan başka çare bulamadılar. Bunun üzerine [[Horasan]]’a dolan [[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]] dâîleri, halkı [[Ehl-i Beyt]] nâmına isyana davete başladılar. Bu hâdiselerden haberdar olan [[Emevî]] valisi [[Türkler]] aleyhinde şiddetli bir takibat başlattı. [[Türkler]]’in [[Emevîler]]’e karşı kin ve husumetlerle dolu olduğunu ve yapılan davete sadık kalacaklarına dair tüm samimiyetleri ile söz verdiklerini de öğrendi. Neticede [[Horasan]]’a vali olarak tayin edilen Esad bin Abdullah Kisrî, [[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]] dâîlerini yakalatarak i’dam ettirdi. (H.106, M. 725). Bu sırada tam bir asırdan daha uzun süredir [[Türkler]]’in çıkardığı ihtilâl ve isyânlar ile uğraşmakta olan [[Emevîler]] de [[Türkler]]’e karşı aşırı kin ve garez duyguları beslemekteydiler. [[Abbâsîler]] adına hilâfeti ele geçirmeye uğraşan komitenin başkanı olan Muhammed bin Ali [[Horasan]]’a meşhur dâîlerden Süleyman bin Kesir’i dâvet etti. [[Türkistan]] ve [[Maveraünnehir|Maverâünnehir]] [[Türkler]]i tarafından derin bir samimiyetle benimsenen Süleyman“Süleyman bin Kesir, Fergane, Buhâra ve Hazar hükümdarı ile Buğra Han’dan [[Ehl-i Beyt]] nâmına biat aldı.
 
==== Araplar tarafından uygulanan şiddetli baskılar ve İslâmlaştırma siyaseti ====
Soğud hükümdarı olan “Gorek” ile akit edilen antlaşmada Zerdüşt mâbedlerinde ne kadar mukaddes eşya varsa teslim edilmesi şartı konulmuştu. Bu maddeye dayanarak Buhara ve [[Semerkand]] mâbedlerindeki eşyaların tamamı [[Araplar]]’a teslim edildi. [[İslâmiyet]]in talimatı aleyhine olan ve mukaddes tanınan her şey [[Araplar]] tarafından ateşe atılarak imha edildi. Hiçbir Mecûsi’nin silâh taşıma yetkisi bulunmamaktaydı. Uygulanmakta olan bu gibi baskılar nedeniyle [[Maveraünnehir|Maverâünnehir]] ve [[Türkistan]] şehirleri [[Emevî]] hükümetine karşı sonsuz kin ve husumet duyguları ile dolup taşmaktaydı. Nihâyetinde, bu zulme dayanamayan yerli halk [[Maveraünnehir |Maverâünnehir]] ve [[Türkistan]] şehirlerinde ihtilâller çıkardılar. Bunu duyan [[Horasan]] nâibi “Kuteybe bin Müslim” isyânı bastırma ve asayişin sağlanması adına şiddetli tedbirler aldı ve kardeşini bu işe memur tayin etti. [[Buhara]] ve [[Semerkand]]lılar’ın ellerindeki bütün silâhları toplatarak İslâmı kabul etmeyenleri cizyeye bağladı. Ayrıca Kuteybe Arap ordularında bulunan Suriye [[Nusayrîler]]’ini yeni zapt edilen şehirlerdeki evlere yerleştirmeğe başladı. Diğer taraftan da, [[Emevî]] valilerinin uyguladığı mezalimler gün geçtikçe artmaktaydı.<ref>İbni Esir, Cilt: 5, Sayfa: 24.</ref> Bunun üzerine dehşetli ıstıraba düşen [[Türkler]], [[Araplar]]’ın ileri sürdüğü ağır şartları kabullenerek antlaşmak zorunda kaldılar. Böylece, zaten Haccâc bin Yûsuf’un uyguladığı mezâlim karşısında sabırları tükenenmiş olan [[Türkler]] de [[İslâmiyet]]’i kabullenmeğe başladılar.<ref>Hıttatı''Hıttat-ı Markizî'', Cilt: 2, Sayfa: 492.</ref>
Araplar yeni feth edilen topraklar üzerinde yaşayan halkın arasında eski dinlerini terk ederek İslâma yeni girenlerini ibadete teşvik etmek amacıyla Cuma namazlarına katılanlarına Beyt’ûl-Mal-î Müslimîn’den “2”şer dirhem ödeme yapmağa başladılar. <ref>Jorji Zeydan:, ''Medeniyet-i İslâm’îyye Tarihi'', Zeki Magemez tercümesi.</ref> Ayrıca ibadetin Farsça ifasına müsaade edildiği gibi, namazda da tercümesine sadık kalınması şartıyla [[Kur'an-ı Kerîm]]’in herhangi bir lisanla okunmasına ulemâ fetva vermişti.<ref>Fetâvâyi''Fetâvâ-yi Gıyasiye''.</ref>
 
==== İran baskısından usanan ve Şâmânîliğe bağlı olan Türklerin İslâmiyet’e girmeleri ====
Aslında bu İslâmlaşma hadisesi daha Arap istilâsı vuku bulmadan başlamış, İran ruhânilerinin ve “Dehkan” adı verilen Fârisî yöneticilerinin baskısından usanan [[Maveraünnehir|Maverâünnehir]] ahalisi İslâmı kendiliğinden kabullenmişlerdi. İslâmiyetten önce Tûran’a birçok Nesturî ve Zerdüşt rahipler gelmişler ve kendi inançlarına ait neşriyatta bulunmuşlardı. Din ve mezhebe ait olan ilgilerinde pek zayıf fakat Millî an’anelerine dinî talimlerden daha fazla bağlı olan Türkler, eski Şâmânî dinine benzer akidelere taraftar olmayı daha çok seviyorlardı. İslâmiyetin en kuvvetli olduğu ve [[Türkistan]] içlerine doğru yayıldığı dönemlerde dahi Şâmânî dininin kalıntıları bu bölgede hâlâ canlılığını muhafaza etmekteydi. Altay dağları ile İrtiş nehri boylarından [[Maveraünnehir|Maverâünnehre]] kadar uzanan sahaya aralıksız akın eden Türk göçmenlerinin İslâmı benimsemiş olmalarına rağmen geleneksel yaşam tarzları asla değişmedi. H. 126 / M. 744 yılında [[Semerkand]]’da çok önemli bir din değiştirme hareketi vuku buldu. İslâmiyet neşirlerinden “Ebû Sayda” adında bir şahsın çabaları ile pek çok Türk İslâmiyeti kabul etti.<ref>Arnol’d, ''İntişar-ı İslâm Tarihi: Arnold'', İngilizceden tercümesi Profesör Halil Hâlid.</ref>
{{Ayrıca bakınız|Şamanizm}}
==== Ebû Müslim Horasânî’nin Abbâsîler’in iktidara gelmesindeki hizmetleri ====
H. 129, M. 747 yılında [[Ebu Müslim Horasani|Ebû Müslim Horasânî]]’nin İmâm İbrahim tarafından bütün bu kıt’alar ile Irak dâîlerinin fiilen riyasetine tâyin edilmesiyle artık [[Türkistan]]’ın tamamı [[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]] adına hazırlanmış oluyordu. [[Ebu Müslim Horasani|Ebû Müslim Horasânî]]’nin komutasında [[Emevîler]] aleyhine başkaldıran ihtilâl fırkalarının çoğunluğunu oluşturan [[Türkler]], [[Abbâsîler]]’in kazandıkları başarılarda da en büyük pay sahibi olmuşlardı. Sonunda hilâfet mâkamı [[Türkler]]’in sağlamış olduğu destek sayesinde [[Abbâsîler]] tarafından ele geçirilmiş oldu. Fakat [[Şia|Şîʿa]]’nın fedâ ettiği bu kadar canlar, [[Ehl-i Beyt]]’e ait bir hakkın elde edilmesi için nehirler gibi akıtılan kanlar ve [[Ehl-i Beyt]] nâmına yapılan onca büyük fedâkârlıkların dahi Alevîlerin hilâfeti ele geçirmeleri için yeterli olamaması gönüllerde kapanmaz yaralar açtı. [[Abbâsîler]]’in ikinci halifesi olan Mansur’un [[Türkler]]’e karşı takındığı hasmane tavırlar ve bilhassa [[Ebu Müslim Horasani|Ebû Müslim Horasânî]]’in katli üzerine ihtilâlciler derhal fa’aliyete geçmek suretiyle “Mübeyyize” ''(Beyazlar)'' fırkasını oluşturdular.<ref>''Ebül’fidâ'', Cilt: 2, Sayfa: 9.</ref>
{{Ayrıca bakınız|Ebu Müslim Horasani}}
=== Abbâsîler devrinde Alevîler ===
{{ana|Abbâsîler}}
==== İmâm-ı Â’zam Ebû Hanife’nin Alevîler lehine verdiği fetvâlar ====
[[Mansur (Abbasi)|Halife Mansûr]] tarafından Kâbe’nin bir benzeri olarak Bağdat’ta “Kubbe’t-ül Adrâ” adında büyük bir kale inşa edilmiş ve halk Kâbe’ye Haçtan menedilmişti. “İmâm Dâr ül-Hicre” adıyla da tanınan İmâm Mâlik’in bir fetvâsıyla hilâfetin vaktiyle Alevîler arasında “Nefs’üz-Zekiyye” nâmıyla tanınan, [[Hasan bin Ali]]’nin oğlu Hasan el-Mu’tenâ’nın torunu Muhammed bin Abdullah’a ait olduğu tüm Abbâsî aleyhtarı fırkalara duyurulmuştu. Emevîlerin son günlerinde Medine toplantısında hazır bulunan bütün [[Ehl-i Beyt]]’in ve hattâ [[Abbâsîler]]’in de biatleriyle hilâfeti kabul edilmiş olan Hasan el-Mu’tenâ’nın torunu olan Muhammed bin Abdullah’ın lehine [[Ebu Hanife|İmâm-ı Â’zam Ebû Hanife Nu’man İbn-i Sâbit]] te fetvâ vermişti. Bunun üzerine [[Abbâsîler]] tüm şiddetleriyle Alevîler aleyhine harekete geçtiler. H. 145 / M. 763 yılında “Hasan el-Mu’tenâ’nın torunu Muhammed bin Abdullah” Medine’de Halife Mansur’un amcası İsa tarafından öldürüldü.<ref>İbn-i Esir, Cilt 5, Sayfa 251.</ref> Hemen akabinde olayların kanlı bir biçimde gelişmesi ve [[Abbâsîler]]’in gittikçe artan zulmü karşısında, Alevîler yeni bir huruç hareketi başlattılar. Nefs’üz-Zekiyye’nin kardeşi “İbrahim bin Abdullah” [[Ehl-i Beyt]] nâmına hilafeti ele geçirmek amacıyla [[Ebu Hanife|İmâm-ı Â’zam Ebû Hanife Nu’man İbn-i Sâbit]]’in de fetvâsını alarak, [[Abbâsîler]] aleyhine kendi hayatına mâl olan başarısız bir isyân girişiminde bulundu.<ref>''Meri-yü’t Tevârih'', Cilt 1, Sayfa 212.</ref>
{{Ayrıca bakınız|İmam Malik|İmam-ı Azam Ebu Hanife|Mansur (Abbasi)}}
===== Alevîlerin Türkistan bölgesine çekilmeleri =====
 
==== İranlılar’ın Abbâsîler’e karşı ayaklanmaları ====
Tam bu sıralarda Merv şehrinde El-Mukannaʿ ''(Peçeli)''<ref>''Ebül’fidâ'', Cilt: 2, Sayfa: 9.</ref> adında bir yalancı peygamber ortaya çıktı. [[Fosfor]]lu maddelerle yüzünü parlatan ve ülûhiyet dâvasına kalkışan bu “peçeli” kişi, halka Allah’ın da insan suretinde olduğunu söylüyordu. [[Ebu Müslim Horasani|Ebû Müslim Horasânî]]’nin [[Abbâsîler]] tarafından gaddarane bir şekilde kâtli [[Emevîler]] aleyhine ihtilâle katılan [[Horasan]]lılar ile tüm [[Maveraünnehir|Maverâünnehir]] halklarını son derece müteessir etmişti.
 
===== El-Mukannaʿ ayaklanması =====
 
===== Mukannaʿîyye mezhebi =====
Her şeyde ortaklığı savunan El-Mukannaʿ görünüşte tam bir [[Mazdek]]çî idi. Ortaya attığı “Eşitlikçilik Dâvası”<ref>Arthur Christensen:, ''[[Saltanat|La regne]] du [[kral|roi]] [[I. Kavad|Kawadh I]] et le [[komünizm|communisme]] [[Mazdekçilik|Mazdakite]]'', 1925. <small>([[Mazdek]]’in savunduğu ilkelere göre: Yanan ateşten, esen havadan ve akan sudan, tüm insanlık nasıl ayrım gözetilmeksizin ortaklaşa olarak yararlanmaktaysa, toplumdaki malların ve kadınların da hayâtın sosyal bütün şekillerinde aynı paylaşımcı kanûna tâbi olmaları gereklidir.)</small></ref> halkın üzerinde bir yıldırım etkisi yapmış ve kitleler onun bayrağı altında hürriyete kavuşacaklarına içtenlikle inanmışlardı.
İslâm yazarları ''Beyazlar'' fırkasını dâva itibarı ile [[Mazdek]]çîlerle özdeştirdiklerinden onları “Zındik”<ref>Clement Huart:, ''İslâm Hukukunda Zındikler''.</ref><ref>[[Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed el-Birûnî|Ebû Reyhan Birunî]]:, ''El’âsar ül-Bakîyye'', Bayezid Umumî Kütüphane, el yazması nüsha.</ref><ref>''Keşşaf-ı Istılahat-ı Fünûn''.</ref><ref>Baron Rose.</ref> olarak tanımladılar.
{{Ayrıca bakınız|Mazdekçilik}}
==== Horasanlılar’ın Abbâsîler’e karşı teşkilâtlanmaları ====
[[Abbâsîler]] hilafeti ele geçirmeden evvel [[Horasan]] [[Şiî]]leri ile onlara iltihak etmiş olan [[Taberistan]] ve [[Deylem]] [[Alaviler]]i [[Ebu Müslim Horasani|Ebû Müslim Horasânî]]’nin nüfuzundan çekindikleri için [[Abbâsîler]]’in iktidarını kabullenmişlerdi. Daha sonra ise [[Ebu Müslim Horasani|Ebû Müslim Horasânî]]’nin katli üzerine ayaklanan “Ravendîler”, İslâm Sünniliğini temsil eden [[Abbâsîler]] tarafından perişan edildiler. Bunun üzerine “[[Taberistan]] ve [[Deylem]] [[Alavîler]]i” ile bütün [[Horasan]]lılar intikam almak maksadıyla birleşerek [[Abbâsîler]]’e karşı kin ve husumet beslemeye başladılar. 2.İkinci hicrî yüzyılın ortalarında [[Deylem]]’de yeni bir önderin yıldızının parladığı görüldü. Bu, Alevîler’in en mümtaz şahsiyetlerinden Nefs’üz-Zekiyye’nin diğer kardeşi olan “Yahya bin Abdullah” idi. H. 176, / M. 793 yılında hilâfetini ilân etti. Dehşetli bir telâşa kapılan Abbâsî Halifesi [[Harun Reşid]] Bermekîler’den Fazl’ı Yahya’nın başlattığı ihtilâli bastırmakla görevlendirdi. Bermekîler ise, Alevîler’e son derece sevgi ve hürmet beslemekte ve [[Harun Reşid]]’in Alevîler’e karşı yürütmekte olduğu zulüm ve baskı politikalarına şiddetle muhalefet etmekteydiler.<ref>İbn-î Esîr, Cilt 6, Sahife 47.</ref> Sonunda Fazl, [[Harun Reşid]] ile Yahya’yı barıştırmayı başardı. Bütün Haşimî hanedanının imzalarını taşıyan bir imân-nâme ile “Yahya bin Abdullah” serbes bırakıldı. Fakat daha sonra [[Harun Reşid]] sözünde durmayarak Yahya’yı öldürttü.<ref>İbn-î Esîr, Cilt 6, Sahife 50 ve 70.</ref>
{{Ayrıca bakınız|Harun Reşid}}
==== Alevîler’in fa’aliyetleri ve Şîʿa-i Bâtın’îyye mezhebinin Türkler arasında yayılmaya başlaması ====
Abbâsîler’in şiddetlenen bu mezâlimi karşısında, Alevîler nerdeyse Emevîler’i arar hale gelmişlerdi. Âli Büveyh’in hüküm sürdüğü [[Deylem]] bölgesinin en meşhur dâîsi olan “Hasan bin Ertuş” halkı [[Abbâsîler]] aleyhine isyâna teşvik etmekteyken Deylemliler’in Abbâsîler’e karşı duydukları kin ve öfke her geçen gün artmaktaydı. Abbâsîler’in [[Ehl-i Beyt]] aleyhine yürüttükleri bu tedhiş siyaseti olumsuz neticeler doğurmuş ve halk kitleler halinde [[Şiî]]liğe girmeğe başlamıştı. Bu sıralarda, Abbâsî Halifesi [[Emin (Abbasi)|El Emin]]’in hilâfet makamına yakışmayan tavırlarından öfkelenen halk kardeşi [[Memun (Abbasi)|El Me’mûn]]’a taraftar oluyorlardı.<ref>Hâsırî:, ''İkd’ûl -Ferîd Hâşiyesi''.</ref>
[[Emin (Abbasi)|El Emin]]’in mağlubiyetiyle sonuçlanan iktidar kavgasından sonra Abbâsî tahtına oturan [[Memun (Abbasi)|El Me’mûn]] hür bir fikirle yetiştirilmişti. Alevîler’in [[Abbâsî]] halifelerinden geçmişte sürekli olarak görmüş oldukları gadr ve zulmü telâfi etmeya kalkışan [[Memun (Abbasi)|El Me’mûn]] hulefâ-i Abbâsîyye’nin pek azında bulunan serbestî ve taşıdığı hür fikirleriyle filozoflar ve diğer [[İmamiye Şiası]] ile [[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]] mensuplarına karşı sonsuz iltifatlarda bulundu. Bu devirde ilmî nüfuzu ile büyük şöhret kazanan Ebû Câ’fer Tusî’nin fıkıh, tefsir ve bilhassa mukaddes metinlerin te’vili alanında yayınlamış olduğu eserleri muâsır ulemâ arasında hürmetle elden ele dolaşmaktaydı. [[Memun (Abbasi)|El Me’mûn]]’nun hilâfete geçtiğinde, izlediği ılımlı siyasetiyle [[Horasan]]’daki [[Türkler]] arasında İslâmiyetin yayılmasını teşvik etmeye başladı. Türk dostluğu ile tanınan Esed bin Saman’nın oğulları [[Maveraünnehir|Maverâünnehir]] ve [[Herat]] yöneticiliklerine atandılar. Bu teşvikkâr fa’aliyetlerin bir semeresi olarak [[İslâmiyet]] [[Oğuz Türkleri]] arasında sür’atle yayılmaya başladı. Merv şehri civarındaki [[Oğuzlar]]’ın tamamı İslâmîyeti kabul ettiler. Bu sırada, [[Karluklar]], [[Oğuzlar]] ve Batı Türklerinden birçok kabile Şaş ve Farab’ın çevresindeki bereketli ovalara inmekteydiler.<ref>Medhal Osmanlı Tarihi: Encümen yayınları.</ref> Mezhebî kanaatlerinde daha serbest olan bu halife Alevîler’e karşı da daha müsamahakâr bir tutum sergilemekteydi. Halifenin izlediği bu ılımlı siyâset sayesinde [[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]] dâîleri de Türkistan’ı karış karış dolaşmakta, ve bu yeni mezhebin Türk kabileleri arasında yayılabilmesini kolaylaştırmak amacıyla her türlü dinî eğilimlere uygun bir ortam hazırlamakla uğraşmaktaydılar. Eski Türk ve Moğol inançlarıyla “[[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]]” arasında çok sıkı ilişkiler kuruldu. Hattâ “Râfi bin Leys” isyânında, bütün bu fırkalar ile Şaş, Hocend, Buhârâ, Harezm’deki Dokuz Oğuzlar, Karluklar ve Tibetliler hep birlikte ayaklandılar. Bu çeşit başkaldırmaların, göçebe [[Oğuzlar]] arasında [[Ehl-i Sünnet]] akidelerinden farklılaşan [[Bâtınî]] toplulukların gelişimine büyük katkıları olmuştu.<ref>Türk Tarihi Dinîsi: [[Fuad Köprülü|Profesör Mehmed Fuad Köprülü]].</ref>
{{Ayrıca bakınız|Emin (Abbasi)|Memun (Abbasi)}}
==== Türkler’in ordu ve saraylardaki seçkin yeri ====
Irak’ta çıkan ihtilâl ile bütün bu bölgelerden Arapların sürülmeleri ve tüm [[Emevî]] memurlarına yol verilmesi ve neticede “Hanedan-î [[Ehl-i Beyt]]” adına ayaklanarak nihâyetinde [[Abbâsîler]]’in hilâfet makâmını ele geçirmelerinde baş rôlü oynayan da yine [[Türkler]] olmuştu. Sonunda, bu kadirşinaslığı takdir eden [[Abbâsî]] halifeleri [[Türkler]] hakkında unutulmaz minnettarlık hisleri duydular. Hattâ [[Mansur (Abbasi)|Halife Mansûr]] divândan Arap isminin kaldırılması ve yerine “[[Türk]]” yazılmasını emretti.<ref>Jorji Zeydan:, ''Medeniyet-i İslâm’îyye Tarihi'', Zeki Magemez tercümesi.</ref> [[Türkler]]’i hilâfet makâmına daha sıkı bağlamak için halifeler onların İslâmiyetine çok önem verdiler. Özellikle [[Harun Reşid]]’in bir Türk cariyesinden doğan oğlu Halife [[Memun (Abbasi)|El Me’mûn]] bununla başlı başına meşgül oldu. [[Memun (Abbasi)|El Me’mûn]]’nun Horasan valiliği esnasında oralara göç eden Türkmen boylarıyla birçok Oğuz ve Kanıklı Türklerini maiyetine almıştı. [[Memun (Abbasi)|Me’mûn]]’dan sonra hilafete geçen [[Harun Reşid]]’in üçüncü oğlu [[Mutasım (Abbasi)|El Mu’tâsım Billâh]]’ın annesi de [[Türk]]’tü. Bu kadın oğluna çok kuvvetli bir milliyet duygusu aşıladı. [[Türkler]]’in doğruluğu, fedakârlığı ve temiz yürekliliği bütün [[Araplar]]’ca da i’tiraf edilmişti.<ref>Câhiz: Kitâb Fezâil-ül Etrak.</ref>
{{Ayrıca bakınız|Mutasım (Abbasi)}}
==== Türkler arasında Müslümanlığın sür’atle yayılmaya başlaması ====
Kâşgar’da oturan “İlk Han” iktidarının kurucusu Sâtuk Buğra Han’ın maiyetinden iki yüz bin çadır halkı İslâm olmuştu.<ref>Arnold:, ''İntişarı İslâm Tarihi'', İngilizceden. Mütercimi Profesör Halil Hâlid.</ref> H. 346, M. 958 tarihinde Tibet yaylâsında yaşayan Şâmânî Türkler de Arslan bin Kâdir Han’ın yönetimi altına girdi. Arslan bin Kâdir Han’ın İslâma dâvetini kabul eden on bin çadır halkı Müslüman oldu. Artık muhtelif Türk aşiretleri birbirlerini görerek İslâma girmeye başlamışlardı. Türk devletlerinden olan Tolonîler, Ahşidîler, Gaznevîler gibi Selçuklular da Abbâsîler’in resmi mezhebi olan Sünnîlilik aleyhinde bir cephe oluşturmaktan kaçındılar. Bu Türk devletlerin hükümdarları “Es-Sultan-ûl-Galib”, En-Nâsır’ed-Dîn”, Es-Sultan-ûl-Kâhir” gibi lâkaplar ile anılıyordu.<ref>''Subh-ûl-Aşâ''.</ref>
{{Ayrıca bakınız|Türkler|İslâmiyet}}
=== Fâtımîler devrinde Alevîler ===
{{Ayrıca bakınız|Buhara|Samânîler}}
===== Orta Asya Alevîleri ile Pamir Bâtınîleri Dâî-i Â’zam-ı: Nâsır Hüsrev =====
Din ve felsefe ilimlerinde büyük şöhret sahibi olan “Muin’ed-Dîn Nâsır-ı Hüsrev”, Tuğrul Selçukî’nin kardeşi Çağrı Bey’in Horasan valiliği esnasında önemli memuriyetlerde bulundu. H. 437, M. 1046 yılında Hicaz’a gitti. H. 440, M. 1049’da Fâtımî halifesi Ebû Tamîm Ma’add el-Mûstensir bil-Lâh’ın emrine girdi. “İmâm-ı Zaman” tarafından Horasan Dâî Â’zamlığına tayin oldu. Tehame, Yemen, Lehsa [[Karmatîler]]’i ile ilişkiler kurdu. Oralarda bir hayli neşriyatta bulunduktan sonra Basra ve İsfahan’a uğrayarak kardeşi Ebû Said ile birlikte Belh’e geldi. Kendisine “Hüccet-î Mûstensir”, “Hüccet-î Horasan” ve “Sâhib-î Cezîre” ünvanları verildi. Nâsır Hüsrev’in fa’aliyetlerinden şüphelenen hükümet onu Horasan’dan çıkardı. Uzun seyahatlerden sonra [[Belh]]’e oradanda [[Mazenderan]]’a gitti. Vardığı yerlerde hep Bedmezheplik ile suçlandı. Bu sebeple kimliğini gizlemek ve deruhte ettiği görevi tehlikesiz ifa edebilmek amacıyla kimi zaman bir tarikat üyesi gibi Ebû’l Hasan el-Harakânî<ref>''Tarih Peçevî'', Cilt: 2, Sahife: 56.</ref> zâviyesinde, kimi zaman da İsfahan ve Geylan âlimleriyle hikmet ve felsefeye dair münakaşalara giren bir hâkim olarak tanınmaktaydı. Bedehşan köylerinden Yemlekân’da öldü.<ref>''Tezkere-i Devlet Şâh-ı Semerkandî[[Semerkand]]î''.</ref>
“Orta Asya Alevîleri” üzerinde derin izler bırakmış olan Nâsır-ı Hüsrev’in mezarı bütün Rusya, İran, Hindistan, Afganistan ve Çin’den akın eden ziyaretçilerle takdis edilmektedir.<ref>Profesör M. Şerafeddin:, ''Pamir İsmâilîleri'', İlâhiyat Fakültesi Mecmuası, Sayı 71, Yıl 1928.</ref>
 
===== Türkistan Bâtınîliği’nin kurucusu Nâsır Hüsrev’in eserleri =====
* Zâd-ûl Misafirîn: Nâsır Hüsrev’in felsefî görüşlerini içeren en değerli eseridir. Bu kitap Yunan feylesoflarının meslekleri ve İslâm hükemâsının, özellikle de Muhammed bin Zekerriya’nın kuramlarına karşı şiddetli eleştiri ve tartışmaları ihtiva eder. Nâsır Hüsrev’in bu eserinde, felsefî mes’eleler ile [[Kur'an-ı Kerîm]]’in ayetleri arasında karşılıklı ilişkiler kurulması hususunda Nâsır’ın konulara olan hâkimiyeti şaşırtıcı derecede kuvvetlidir.
* Diğer eserlerinden Havan-ûl İhvân<ref>Ayasofya kütüphanesinde tek el yazma nüshası mevcut olan bu eser İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi profesörlerinden M. Şerafeddin tarafından bulunmuştur.</ref> adlı bir divânı ile Rüşenâ-î Nâme, Saâdet Nâme ve Sefer Nâme adındaki kitapları zamanımıza kadar gelmiştir.
* Ayrıca Nâsır-ı Hüsrev’in bâtınîlerin mezheplerinin ana ilkelerini içeren önemli bir tefsiri ile, “Kitâb-ı Musbah”, “Botan-ûl Ukûl”, “Eksir-î Â’zâm”, “Kanûn-û Â’zâm”, “El-Müstevfî”, “Düstur-û Â’zâm” ve “Kenz-ül Hâkayık” isimlerindeki eserlerinin de tercümeleri mevcuttur.<ref>Profesör M. Şerafeddin:, ''Nâsır-ı Hüsrev'', İlâhiyat Fakültesi Mecmuası, Sayı: 5 ve 6, Yıl: 1927.</ref>
 
===== Nâsır Hüsrev’in savunduğu ve yaydığı akideler =====
=== Selçuklular Devrinde Bâtınîlik hareketleri ===
{{ana|Selçuklular|Bâtınîlik}}
Hulefa-yı Fâtımî dâîlerinin Abbâsîler’in hükümran oldukları ülkelerde kuvvetli bir propaganda teşkilâtı oluşturdukları sıralarda şiîliğin korunması adına çok dikkatli davranan [[Selçuklu]] hükümdarları da Sultan Tuğrul’un i’tikaden [[Mu'tezile]]’den olan, Kerrâmîlik<ref>Profesör Şerafeddin Yaltkaya:, ''Muhammed bin Kerrâm'', Mülga İlâhiyat Fakültesi Mecmuası.<small>(Kerrâmîlik Mezhebi’nin kurucusu olan Muhammed bin Kerrâm H. 190 / M. 806 yılında Sicistan’daki Rezenç şehrinde doğmuştur. Nişabur ve Belh şehirlerinde tahsil gördü. Bütün malını satarak “Fakirlik” mesleğini icra etti. H. 230 / M. 845 yılında Mekke’ye geldi ve beş yıl orada kaldı. Sırtında bir post, başında keçeden bir küllah olduğu halde müritleriyle birlikte dolaşarak kendi mezhebini yaymağa çalışıyordu. Başına toplanan kırk bin müridiyle birlikte [[Herat]]’tan kovuldu. Yirmi sene kadar Kudüs’te oturdu ve orada öldü. [[Mürcie]] ile [[Mücessime]]’den olup, [[Allah]]’ı cisim olarak i’tikat eder, kat’iyen te’vili kabul etmezdi.)</small></ref>mezhebine mensup veziri “Amid-ûl’Melik” gibi [[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]]’nin en önemli dâîlerinden biri tarafından istenildiği bir şekilde yönetilmekteydi. Selçukluların Anadolu’nun içlerine doğru ilerlemesiyle birlikte Selçuklu ordularıyla birlikte yürüyen [[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]] dâîlerinin nüfuz alanı da Anadolu’nun içlerine doğru yayılmaktaydı.
==== Selçuklular devrinde şiddetlenen mezhep mücadeleleri ====
{{ana|Selçuklular|Nizamülmülk|Alamut Devleti|Hasan Sabbah|Sabbahiyye}}
Amid-ûl’Melik’ün teşvikiyle bütün bid’atçiler ile Eş’arîler aleyhinde Kerrâmîler ve Hanefî olan [[Mu'tezile]]’nin de desteğini alarak şiddetli bir takibat başlatıldı. H. 455 / M. 1063 yılında Sultan Tuğrul’un ölümü üzerine Alp Arslan sultan oldu. Şîʿa-i Bâtın’îyye dâîsi vezir Amid-ûl’Mülk H. 465 / M. 1073 yılında hapsedilerek yerine “Hoca Nizâm’ûd-Dîn Tûsi” “Nizâm-ûl’Mülk” adıyla vezir oldu. Amid-ûl’Mülk ise bir yıl sonra i’dam edildi. “Nizâm-ûl’Melik” çokça paralar sarf ederek Bağdat’ta Dicle’nin kenarına Şîʿa-i Bâtın’îyye hareketlerine karşı müdafaada bulunacak muktedir kelâm ve felsefeci âlimler yetiştirmek amacıyla “Nizâmiye”<ref>Ebû Zekeriya Muhammed Kazvinî:, Mehas''Mehas’ûl-ûl Belden'', Orhan Kütüphanesi’ndeki yazma nüsha, Bursa.</ref> isminde muazzam bir Dar-ûl’Fünûn yaptırdı. Vaktiyle arkadaşı olan ve [[Fâtımîler]] halifesi “Mûstensir bil-Lâh” tarafından [[Alamut|Elamût]] Dâî-i Â’zamlığına atanmış olan “[[Sabbahiyye|Hükümet-i Melâhide-i Bâtın’îyye Reisi]] [[Hasan Sabbah]]” tarafından hançerletildi.
 
==== Salâhaddin Eyyûbî’nin Mısır’ı fethi ve Bâtınîlerin etrafa yayılması ====
H. 553 / M. 1158 yılında İran Selçuklularının sonu olarak kabul edilen Sultan Sencer’in evlât bırakmadan ölmesi üzerine Selçuklu valileri Horasan, Irak-ı Acem, Kerman, Halep, Şam, Konya Selçuk şubeleri oluşturdukları gibi Benî Artıklar, Elgarzîler, Musul ve Halep Atabeylikleri isimleri altında bağımsızlıklarını ilân ettiler.
[[Fâtımîler]]’in son halifesi olan El-Âzıd bil-Lâh’ın H. 566 / M. 1171 tarihinde vefatı üzerine [[Şafii mezhebi|Şâfiî]] olan [[Selahaddin Eyyubi|Salâh’ed-Dîn-i Eyyûbî]] Mısır’a yerleşti. Bunun üzerine iki yüz yetmiş sekiz sene süren Mısır Şîʿa’sının tarihe karışması neticesi “Mısır [[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtın]]’îyyesi” mensupları da çeşitli ülkelere dağılmak zorunda kaldılar. Böylece, Sultan [[Selahaddin Eyyubi|Salâh’ed-Dîn-i Eyyûbî]]’nin baskısından bunalan [[Bâtın]]’îyye dâîleri bu yeni bağımsızlığına kavuşan bölgelere göç ettiler. O sırada Bağdat’ta hilâfet makamında oturan Ebû’l Muzaffer el-Müstencit bil-Lâh’ın [[Alamut|Elemût Şeyh-ül’Cebelleri]] tarafından suikaste kurban gittiği haberi geldi. Bunun üzerine Bâtınîler aleyhinde şiddetli fetvâlar yayınlanmaya başlandı. İlk fetvâyı da Rüstem dârı âlimlerinden ve meşhur fukahadan olan imâm Fahr-ûl’İslâm Rûyânî verdi. Bundan son derece müessir olan Bâtınîler, sonunda Fahr-ûl’İslâm’ı da hançerletmeyi başardılar.<ref>Sahaif''Sahaif’ûl-ûl Ahbar'', Cilt 2, Sayfa 391.</ref> Neticede, Bağdat’taki hilâfet makâmı Bâtınîler’e karşı tavizkâr davranmak zorunda kaldı. Ebû’l Muzaffer el-Müstencit bil-Lâh’ın torunu olan En-Nâsır’ûd-Dîn’Allah halife olunca [[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtın]]’îyye’ye karşı daha teveccühkâr bir tutum izledi. Hâtta bazen teşvik dahi etti.<ref>''Hayrullah Efendi Tarihi'', Cilt 1, Sayfa 422.</ref>
{{Ayrıca bakınız|Selahaddin Eyyubi|Eyyubiler}}
=== Bâtınîlerin Moğol ve Türk aşiretleri arasındaki fa’aliyetleri ===
Türkler [[Maveraünnehir|Maverâünnehir]] ve İran’a yerleşmeden önce ve sonra, [[Budist]], [[Mazdek]], [[Mani dini|Mani din]]leriyle [[Zerdüşt]] ve [[Hristiyan]]lığın neşirleri tarafından yapılmakta olan etkin telkinler altında kaldılar.
==== Budizm, Şâmânizm, Hristiyanlık, Mazdek<ref>Abdülkerim Şehristanî:, ''Milel-î Nihal''.</ref> ve Mani<ref>Brown:, ''İran Edebiyat Tarihi''.</ref><ref>Manichéisme: Eski Mazdeist, Babil ve Hristiyan i’tikatlarını birleştiren düalist bir mezhep.</ref> dinlerindeki akidelerin İslâma hulûlleri ====
{{ana|Budizm|Şamanizm|Hristiyanlık|Mazdekçilik|Mani dini}}
Bâtınîler tarafından [[Budizm]]’in düşünce yapısı [[tasavvuf]] yolundan ayrılan ayrı bir bâtınî mezhep halinde sunulurken, [[Mani dini|Manî]] ve [[Mazdek]] gibi dinlerin temsil ettiği i’tikadî manzumeler [[İbahilik|İbâh’îyyûn]] tarafından özümsenmekteydi. Hristiyanlığın telkin ettiği tanrının insana benzeyişi ve İsa’ya hulûlü kuramı gibi hoşa giden ve zihinlere en uygun gelen kısımları ise Bâtınîliğin “Alâllah” kulları tarafından temsil edilmesi şeklinde arz edilmekteydi. Ayrıca, Türk dininin i’tikadî kuramları içerisinde yer alan Gök Tanrı ile [[Ali bin Ebu Talib]]’in semâvî mekânları birbirleriyle tam bir uyumluluk göstermekteydi.<ref>Abdülkerim Şehristanî:, ''Milel-û Nihal''.<small>(Ali İlâhîleri anlatırken, göğün gürlemesinin [[Ali bin Ebu Talib]]’in sesi, yıldırımlarınsa onun kamçısı olduğuna inanıldığını nakletmektedir. [[Hazreti Ali]]’de ülûhiyet bulunduğunu iddia eden delillerden biri de onun Hayber Kalesi’nin kapılarını kimsenin yardımı olmadan koparıp atmasıdır.)</small></ref><ref>''Reşehat-ı Ayn-ûl’Hayât'', <small>(Abdullah ibn-î Seba’ tarafından kurulan bir başka ghulat fırkanın i’tikadı içinde ise Ali’nin tam ulûhiyetiyle beraber Şehristanî’nin nakillerinden başka, göğün gürlediği anda bunların “Ve Aleyk-üs Selâm Ya Eyyüh-el’Emîr” dedikleri de kaydedilmektedir. Ali’nin tam ulûhiyeti çeşitli biçimlerde bütün [[Şia|Şîʿa]] kollarında mevcuttur.)</small></ref>
{{Ayrıca bakınız|Nusayrîlik}}
==== Bâtınîlerin taraftar toplama amacıyla te’vil<ref>''Tefsir-î Keşşaf'', Cilt: 1, Sayfa 1361.<small>[Âl-î İmrân sûresinin yedinci âyetinde bu te’vilâta dair beyânat vardır. (''Âl-î İmrân sûresinin yedinci âyeti:'' Sana bu muazzam kitâbı indiren O’dur. Onda Kitâb’ın temelini oluşturan kesin anlamlı ''(muhkem)'' âyetler vardır, diğer bir takımları da [[Müteşabih|müteşâbihattır ''(çeşitli anlamları olanlardır)'']]. Ama kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve te’vilini aramak ''(kendi keyiflerine göre yorumlamak)'' için sadece onun [[Müteşabih|müteşâbih ''(çeşitli anlamlı)'']] olan âyetlerinin ardına düşerler. Hâlbuki onların gerçek yorumunu ''(te’vilâtını)'' ancak [[Allah]] bilir. İlîmde rusûhu ''(derinleşmiş)'' olanlar da: “Âmennâ, biz ona imân ettik, hepsi Rabbimizin indindendir ''(katındandır)'',” derler. Gelgelelim, bunları ancak akıl sâhiplerinden başkası düşünemez.)]</small></ref> yollarına başvurması ====
[[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]] tarafından yayılmakta olan inançlar en fazla Türkmen boyları arasında rağbet görmekteydi. Sünnî din adamları ve fakihlerinin dinî hükümlerde çok ağır ve cezalı bazı sonuçlar ile tâbilerini sorumlu tutmaları, medresenin haşin ve asık suratlı bir çehre ile sürekli olarak Cehennem azabından bahsetmesi, Bâtınîlerin fa’aliyetlerini son derece kolaylaştırıcı ve taraftar toplamalarına yardımcı olacak ortamı hazırlamaktaydı. Dinin zâhir’iyle onun te’vil ve tefsirini izah eden hükümlerinde derin ayrılıklar oluşmuştu. Onun için İslâmiyet’in bağrında yer almak isteyen çeşitli din ve âkideler, hep bu te’vil yolunu kullanarak İslâmiyet’in içerisine girdiler. [[Kur'an-ı Kerîm]]’deki bazı sûrelerin başında bulunan tek harflerin ve bir takım te’vilâtı davet eden âyetlerin bulunması bu konuyla ilgili çok geniş bir alanın oluşmasına sebebiyet verdi.
 
 
==== Türkler’in eski dinî inancı ====
Âlâ’ed-Dîn Cüveynî’nin ifadesine göre eski Türkler kendi dinî reislerine “Tuyuk” <ref>''Türk – Moğol Tarihi'', Cilt 2, Sayfa 49, Dökini tercüme.</ref>, dinlerine ise Arapçada kullanılan “Namus” ve “En-Nevâmis-i İlâhiye” kelimesinin ilk kökü olan “Nom” ismini vermişlerdi. Yunancaya “Numus – Havus” şeklinde geçen bu kelime “ezelî irâde ve mukaddesât” manâsında, Sanskrit dilinde ise “Tanrı”<ref>''Havz’ûl-Hayât''. <small>[Hindistan’da “Fakir” adı verilen meslek üyelerinin yaptığı ibâdetlerde bu kelime özel bir şekilde telâffuz edilmektedir.]</small></ref> kelimesinin karşılığı olarak kullanılıyordu. Türkler kendi ruhânîlerine “Tüyun/Tuyon,” kâhin ve sihirbazlarına ise “Kam” adını veriyorlardı.<ref>Âlâ’ed-Dîn Cüveynî:, ''Cihân-Kûşâ''.</ref> Ayrıca Türkler, dinî kitaplarına da “Nom”, Tüyunlara da “Nomiler” derlerdi. İslâmiyet’ten sonra ise [[Oğuzlar]] Kamlarına “Ozan” adını verdiler. “Şâmân” kelimesi ise bunun Avrupalılar tarafından bozulmuş haliydi. Şâmânlar, toplumda “doktorluk,” “sihirbazlık” ve “kâhinlik” olmak üzere üç ayrı mesleği birlikte icrâ etmekteydiler. Büyük Türk düşünürü [[Ziya Gökalp|Ziya Gök Alp]]’e göre Avrupalılar tarafından yanlış olarak “Şâmânizm” olarak adlandırılan Türkler’in eski dinlerinin asıl doğru isminin “Tuyonizm” olması gerekir. <ref>[[Ziya Gökalp|Ziya Gök Alp]]: Türk Medeniyeti Tarihi, Sayfa 25.</ref> Yine [[Ziya Gökalp|Ziya Gök Alp]]’in savunduğu fikirlere göre, Türkler’in dinî bidâyette her ne kadar “Naturizm” olarak algılanmaktaysa da gerçekte bu bazı rumuzlardan ibaret olan ve birtakım timsallere tapınılan “Sembolizm” anlamına gelir. Farklı şartlar altında yaşayan toplumlar arasına yayılanyayılmış olan bu i’tikad sisteminde din ile sihrisihrî birbirinden ayıracak olursak, bir tarafta bir nev’i [[Animizm]]’den ibaret bir [[Şamanizm|Şâmânîlik]], öte tarafta da mâbudlar ve kâinat sistemine mâlik olan bir “Tuyonizm” görülür.<ref>[[Ziya Gökalp|Ziya Gök Alp]]: ''Eski Türkler’de din'', Dar’ül-Fünun Edebiyat Fakültesi mecmuaları, Sayı 5, Rûmi 1332.</ref>
 
===== Sünaiyet i’tikadı =====
 
===== Güneşe tapınma ve Tûrânî akideler =====
[[Yakutlar]]’da ise “Art Tuyon Ağa” adı verilen, yıldırım sesiyle konuşan, güneşi temsil eden, hayâtın kaynağı ve varlığın tek mutlak sahibi olan bir mabudun mevcûdiyetine innılmaktaydı. Türk ve Moğolların da güneşe taptıkları ve çadır kapılarının hep güneşe doğru açıldıkları Çinli yazarlar tarafından tesbit edilmişti. <ref>Bartold:, ''Eski Türk kitabelerinin önemi tarihi '' <small>(Orhon Âbideleri’nin 63üncü sahifesi) ''.</small></ref> Zamanla “Şâmânizm” Avrupa ve Asya’daki dinî inaçlardan bir ruh-û ulvî tasavvuru gibi gelişmiş devirlerde ortaya çıkan birçok akideleri de ihtiva etmeğe başladı. Bu ulvî ruhun sesi gök gürültüleri, ayaklarından çıkan alevler ise şimşekler olarak algılanmaktaydı.
 
==== Türk Mistisizmi ====
{{ana|Mistik|Şaman|Şamanizm}}
Kökleri Orta Asya [[Şaman|Şâmân]]lığına kadar dayanmaktadır. [[Şamanizm|Şâmânîlik]] Grönland’dan Doğu Sibirya’ya kadar yayılan geniş bir alan üzerinde yaşayan birçok Türk-Moğol kavimleri, hattâ Laponlar ve Eskimolar arasında yaygın olan ortak bir ''“sihrî dîn”'' sistemidir.<ref>J. A. Mac. Culloch: Shamanism, ''Shamanism, Ancyclopedia of Religion and Ethnic'', James Hastings.</ref> İslâmiyet ve Hristiyanlığın tam olarak nüfuz etmeyi başaramadığı yörelerde halâ hâkim olan bu din, onların sonradan girdiği bölgelerde bile ikinci plânda yaşamaktadır.<ref>[[Ziya Gökalp|Ziya Gök Alp]]: ''Eski Türkler’de din'', Dar’ül-Fünun Edebiyat Mecmuası, Sayı 5.</ref>
Milâdî Sekizinci yüzyıldan beri Türkler arasında yayılmağa başlayan [[Budizm]], [[Mani dini|Manichéisme]], İslâm ve Hristiyanlık etkilerine rağmen [[Şamanizm]], bütün ''bir dinî Panthéon''’a sahip olan dinler gibi yabancı i’tikatları bünyesine toplayan geniş bir kayıtsızlık hali göstermesi nedeniyle, kuvvetinden pek bir şey kaybetmemiştir. Bu nedenle de [[Şamanizm]]’e ''“Türk paganizmi”'' adını vermek hiç te mübağalalı olmaz. Onda en belirgin surette görünen nitelik gök tabakaları, ahiret ve mabûdlar âlemi ile zenginleştirilen bir ''“Çok – Tanrıcılık”'' yanında, yine aynı zenginliğe hâiz olan bir Natürizm’in süregelmesidir.<ref>[[Ziya Gökalp|Ziya Gök Alp]]: ''Eski Türkler’de içtimâî teşkilât''.</ref>
Gerek ''sihir'' gerekse ''dîn'' şeklinde Türk [[mistisizm]]inin izlerinine aşağıda yeniden gözden geçirilen Türk i’tikadlarında da rastlamak mümkündür:
* Yakutlar insanın ölümünden sonraki kaderi hakkında pek müphem bir fikre sahiptir. Böyle bir soru onları kesinlikle alâkadar etmez. Cennet ve cehennem hakkında her hangi bir fikre sahip değildir. Öte âlem ile alâkalı görüşleri Yunan veya Arap mitolojisindeki gibi ''“réel – şe’ni”'' ve mahsus unsurlardan müteşekkildir.<ref>Radlof:, ''Aus Sibérian,'' Cilt 2. <small>(Yunanlılarda ateşten bir hehri geçen sandal, Serbére, öteki âlemin menkıbeleri sembolden âri ve tamamiyle réel’dir. [[Kur'an-ı Kerîm]]’deki cennet tasvirleri de ayni mahiyettedir. Bedreddin Simavî, Varidat’ın baş tarafında “Umuru ahiret cühelânın zu’mettikleri gibi değildir; âlemi emr, âlemi gayb, yani âlemi melekûttur. Cennet hur, kusûr, enhar,.. ve emsali şeyler maanii zâhiresine münhasır değildir.” – Musa Kâzım Efendi tercümesi.)</small></ref> Aralarından çoğu ahiret hayâtını bile düşünmezler.
* Bütün Animistler gibi ruhların tekrar yaşadıkları eski topraklar etrafında dolaştığına ve insanları rahatsız edeceğine inanırlar.<ref>Bu ruhların etrafta dolaşması hâdisesinden başka bir de [[tenasüh]] fikri mevcuttur ki, bu surette onu “Arya” dinlerindeki misterlere benzetmek olasıdır.</ref> Ruh hakkındaki tasavvurları tamamıyla maddî ve mahsus eşya tasavvuruna bağlıdır. Ruh, insandan ayrı olup ağırlığa ve mekâna sahip olan bir mevcudattır. Bu ferdî ruhların üstünde yukarı ve aşağı göklerde büyük cetlerin mâbutlaşmış olan ruhları vardır. Onlarda her şeyden önce maddî bir varlığa sahiptir. Yerler, içerler, kızarlar ve tüm beşerî ihriraslara sahiptirler. Onlarla insanlar arasında bazen dostça bazen de düşmanca ilişkiler mevcuttur.
{{Ayrıca bakınız|Paganizm|Tengricilik|Animizm|Sembolizm|Mistisizm}}
{{Ayrıca bakınız|Şaman|Şamanizm}}
===== Şâmânî âyinler =====
Bazen ırsî ve bazan da kisbî olarak sürdürülen “[[Şaman|Şâmânlık]]” müessesesinin yürüttüğü âyinler ise açıklanması gayet karmaşık olan bazı kaideler içermekteydi. Şâmânîler, sihirbaz ve kâhin oldukları gibi aynı zamanda hastalıkları tedavi eden doktorlardı. Bunlardan başka Türkler arasında “Otacı” ve “Atasagon” adı verilen, maddî tedâvî yöntemleriyle hastalıkları iyleştiren bir sınıf ta mevcuttu. Şâmân şiir ve mûsiki eşliğinde raksetmekte, kendi özel merasim elbisesini giymekte ve birtakım çıngırdaklar takınmaktaydı. Kadınların katılmadığı bu âyinler genellikle “Hoş Ağacı” ile dolu olan bir ormanlıkta kurulan yurtlarda yapılmaktaydı. “Üveysî” adı verilen tarikât şeyhlerine çok benzeyen ve aslen sinir hastalıklarına yakalanmış “nevrozlu adamlar” vehbî Şamânlık için en yetenekli şahıslardı. Günümüzde hâlen “Uçak” olarak adlandırılan bazı ailelerin bütün aile üyelerinin tedavi etme yeteneklerine ait i’tikatlar ile vehbî Şâmânîlik arasında tam bir benzerlik vardır.<ref>Hilmi Ziya:, ''Anadolu’da dinî ruhiyat müşahedeleri'' (Mihrap mecmuaları).</ref> Âyinlerde istiğrak halinde yapılan duaları ise Kamlardan başka kimsenin anlaması mümkün değildir. <ref>''Türkîyat Mecmuası'', Cilt 2, Sayfa 520.</ref>
[[Şaman|Şâmân]]lar için birer “miraç” manâsına gelen [[vecd]] âyinleri esnasında tam bir “ulvî sarhoşluk” içine düşen [[Şaman|Şâmân]]ların, bazen bu âyinler esnasında oluşan aşırı taşkınlıklar sonucu öldükleri bile olmuştur. [[Şaman|Şâmânlar]]ın [[vecd]] ve istiğrak halinde yukarı âlemlerle kurdukları iletişim eski Yunan’daki “Eleusis” misterlerini anımsatmaktadır.<ref>Victor Magnien:, ''Les mystéres d’Eleusis-Pocyat'', 1929.</ref>
 
Akdeniz [[mistisizm]]inin temeli olarak gösterilen bu eski Yunan misterleri gibi [[Şaman|Şâmânlar]]ın “Miraç Âyinleri” de “Orta Asya” [[Mistisizm]]inin gelişimindeki temel yapı taşını oluşturmuştur. Âyin esnasında taşkınlığı arttıran en önemli araç davuldur. Davulların üzerine [[Şaman|Şâmân]]ları gökyüzüne çıkaran hayvanların ve sandalların resimleri ile mâbudların timsalleri yapılmıştır. [[Şaman|Şâmân]]ların “Barak” adını verdiği hayvan ile İslâmiyet’teki miraç hayvanı olan “Burak” arasındaki benzerlik kayda değerdir.<ref>Bu benzerlik ilk defa [[Ziya Gökalp|Ziya Gök Alp]] tarafından tesbit edilmişti. Kanatlı arslan manâsına gelen “Sphinx” te ayrıca burada zikredilmeğe değer.</ref> İslâmiyet’in kabulünden sonra da Türkler “miraç” hâdisesi ile alâkalı yaptıkları minyatürlerde benzer resimleri çizmeğe devam ettiler.<ref>Professör Dumezil: ''Dinler Tarihi Notları'', Sayfa 238-240, 1928. (Örneğin, “mahzenî esrâr” resimlerinde bu görülmektedir.)</ref>
{{Ayrıca bakınız|Laponlar|Eskimolar}}
===== Doğu kaynaklarına göre Şâmânîzm =====
İslâm kaynaklarında Şâmânizm Dini ''Şemen’îyye (Semenniye)'' şeklinde geçmektedir. İbn-i Nedim Fihrist’inde [[Maveraünnehir|Maverâünnehir]] ahalisinin çoğunluğunun ''Semeniyye'' dininde olduğunu kaydediyor.<ref>Fihrist-i İbni Nedim, Köprülü Kütüphanesi, No: 1134.</ref> Daha ayrıntılı mâlûmat ise El-Birunî’nin Kitâb-ı Malil’Hind adlı eserinde verilmektedir.<ref>[[Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed el-Birûnî|Ebû Reyhan el-Birûnî]]:, ''Kitâb-û-Malil-Hind''.</ref> [[Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed el-Birûnî|el-Birûnî]]’ye göre bu kitabında “Budasef” olarak zikrettiği [[Budizm]] Hindistan’dan çıkma olup, ondan önceki din ise “Şemânîlik” idi. Horasanlılar’da kendi dinlerine “Şemenan” adını vermekteydiler. [[Budizm]]’in kabulünden önce ise [[Cengiz]] Sarayı’nın resmî dini de [[Şamanizm|Şâmânîlik]] idi. Orada Kamlar büyük bir nüfuz sahibiydiler.<ref>Sierozevski: ''Yakutlar’da Şâmânizm – Revue d’historie des Religions,'' 1900-1901.</ref>
Kazvinîye göre “Cem” âyininin kaynağı ilkel “Şâmânlık ve Kam” merâsimidir.<ref>Kazvinî:, ''Asar-ül’Bilâd'', H. 394.</ref> Şâmânlıkta görülen ilkel [[mistisizm]] ile Anadolu tarikât ve mezheplerindeki ilkel [[mistisizm]] arasında bazı benzerlikler mevcuttur. Örneğin, Kızılbaşlar’daki “Sahip ve Musahip Âyini” ilkel topluluklardaki “Dühûl” merasiminin devamıdır. <ref>Yusuf Ziya:, ''İlâhiyat Fakültesi Mecmuaları'', 1927-1928.</ref> [[Cafer es-Sadık|İmâm Câ’fer]] Menâkıbi’ne göre: “Eğer tâlip günahını saklarsa, [[Tarikât]]-ı Âliyye’de kezzaptır. Yol haini ve imân uğrusu olur. Aman kardeş gühahını saklamayıp derdini söyle. Karanlık kabre koma, burada söyle.”<ref>''[[Cafer es-Sadık|İmâm Câ’fer]] Menâkibi''. (Ankara Umûmî Kütüphânesi, Tasavvuf. No: 86; Yusuf Ziya’dan nakil.)</ref>
Alevîler’in kendilerinde bulunduğunu kabul ettikleri üç çeşit ruh, [[Yakutlar]]’ın “İşşi,” “Çor” ve “Kut” adını verdikleri ruhları çağrıştırmaktadır.<ref>''Ahmed İbni Fadlan Seyahatnâmesi.''</ref> Alevîler’e göre yatırların bulunduğu dağ, tepe ve ormanlar kutsaldır. Eski Başkırtlar’da ruzgar, ağaç, dağ, nehir gibi şeyler birer tanrı addedilirdi. Başkırtlar’ın bir kısmı balıklara, turna kuşlarına, bir kısmı da odun parçalarına taparlardı.<ref>Yakut-û Hamevî:, ''Mü’cem-ûl’Büldan'', Cilt 2, Sayfa 38.</ref> Günümüzde Sibirya Şamanizmi’nde ayı kutsal bir hayvan olarak kabul edilmektedir. Aynı şekilde, [[Anadolu Alevîliği]]’nde de ağaç ve ayı mukaddes addedilmektedir. [[Anadolu Alevîliği]] eski Anadolu akvâmı, İslâm ve İran kaynaklı çeşitli tesirler altında kalmıştır. “Pir Divânı”, “Cem Âyini” ve “Erenler Meydânı” bu mistik tesirlerin sonucu olup, doğrudan doğruya “Şâmânizm” ile mukayese edilmesi mümkün değildir. Bütün bu karşılaştırmalar, eski Türk dininde mevcut olan ilkel mistisizmin İslâm sonrasında da gizli [[tarikât]] ve [[mezhep]]ler halinde yaşamakta olduğunu göstermektedir. Bedr’ed-Dîn Mahmud Aynî, “Kamlar” ile “Aybek Baba,” “Burak Baba” ve “Geyikli Baba” gibi bazı Alevî babaları hakkında karşılaştırmalar yapılmasına yardımcı olacak ayrıntılı malûmat vermektedir.<ref>Mahmud-ûl-Aynî:, ''İkd-ûl’Cümman''.</ref><ref>Hüseyin Hüsamettin Efendi: ''Amasya Tarihi''.</ref>
{{Ayrıca bakınız|Yakutlar|Başkırtlar|Kızılbaşlar|Şaman|Şamanizm}}
==== Moğol istilâsında Bâtınîlerin rôlleri ====
Moğol istilâsı esnasında [[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]]’nin tahrikâtı sebebiyle Moğol mezaliminin sahası epey genişlemişti. Save ve Nişapur şehirlerinin tahrip edilmesinden sonra [[Mazenderan]] ülkesini istilâ eden Moğollar Bâtınîlerin kışkırtması neticesinde önce bütün Sünnîleri öldürdüler, daha sonra da bu harekâtın ne kadar ahlâkî olduğunu bilumum Şiîleri katletmek suretiyle kanıtladılar.<ref>Sahaif''Sahaif’ûl-ûl’ÂhbarÂhbar'', Cilt 2, Sayfa 675.</ref>
Bu devirde [[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]]’nin Dâî Â’zamlık makamında “[[Sabbahiyye|Hükümet-i Melâhide-i Bâtın’îyye Reisi]] Nûr’ed-Dîn Muhammed Sânî” oturmaktaydı. [[Alamut|Elemût]]’un propagandaları neticesinde Bağdat’taki çok önemli [[Şiî]] teşkilâtı, bütün [[Bâtınî]] âlemini yönetmekte olan “[[Sabbahiyye|Hükümet-i Melâhide-i Bâtın’îyye]]” merkezine bağlandı.
 
===== Bâtınîlerin sünnî tarikât ve mutasavvıflar ile olan etkileşimi =====
{{ana|Yusuf Hemedani|Horasan Melametîliği|Hoca Ahmed Yesevî|Yesevîlik|Nakşibendîlik}}
On ikinci yüzyılın sonlarında [[Yusuf Hemedani|Yûsuf Hemedanî]] halifeleri İslâm dünyasının çeşitli sahalarında birer mübeşşir sıfatıyla fa’aliyete geçmeğe başladılar. [[Yusuf Hemedani|Yûsuf Hemedanî]]’nin öğretilerinin tesiriyle, ''[[Ehl-i Beyt]]’e muhabbet ve Hanedân-ı Alevîye’ye taraftarlık'' husûsunda diğer “[[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtın]]’îyye” şubelerinden hiçbir farklı yanı bulunmayan, fakat bütün i’tikad ve inanç yollarında [[İslâmiyet]]’in resmi akidelerinin asla ihlâl etmemeğe özen gösteren, iki büyük tarikât ortaya çıkmıştı. [[Yusuf Hemedani|Yûsuf Hemedanî]]’nin halifelerin en tanınmışı olan [[Hoca Ahmed Yesevî]] Türkistan’nın birçok şehirlerinde zaviyeler açmak suretiyle kendi adıyla anılan tarikâtı kurdu. On üçüncü yüzyıl başlarında [[Yesevîlik]] Siriderya, Suğud ve [[Maveraünnehir|Maverâünnehir]] hudutlarına yerleşmişti. Tarikât kurucusu [[Hoca Ahmed Yesevî]]’nin şiirlerinden oluşan “Divan-ı Hikmet” bir kutsal kitap gibi saygı ile elden ele dolaşmaktaydı. [[Yesevîlik|Yesevîler]] Eski Türk Şâmânîlerini taklit ettikleri gibi, aslen İran kökenli tarikât ve inançlar da Acem âyinlerini ihya etmekteydiler. <ref>Süleyman Nazif:, ''Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası – İran Edebiyatının Edebiyatımıza tesirleri''.</ref> Bu tasavvufî akımlar, gerek İslâmın dinî ruhundan doğan tarikât, ve gerekse kökleri Hindistan’a dayanan [[Panteizm]]in bir uzantısı olarak İran’ın siyasî ideallerinden ortaya çıkan birer uyuşturucu öğretiler olarak algılansın, temelde hepsi tasavvufu doğuran yabancı unsurlara bağlı Arap olmayan İslâmî inanç sistemleriydi.<ref>Tahir Harimi, ''Naklî İlimler Tarihi – Kelâm Tarihi: [[Mu'tezile]] mezhebi.''</ref>
İ’tikad, ve İslâm’ın resmi akideler nizâmnâmesinin dışına çıkmamaya özen gösterme hususunda [[Şia|Şîʿa]]-i Bâtın’îyye’den ayrılan ikinci önemli tarikât ise on üçüncü yüzyıl ortalarında [[Yesevîlik]]’ten ayrılarak [[Maveraünnehir|Maverâünnehir]] ve Suğud ülkelerine nüfuz etmeğe uğraşan “[[Nakşbendiyye]]” idi. Bu tarikât mensupları “[[Şia|Şîʿa]]-i Bâtın’îyye” dâîlerinin peşinden adım adım batıya doğru ilerlemekteydi. Medresenin husumetinden kendilerini koruyabilmiş olan bu iki tarikâtın hudutları İç Anadolu’yu içerisine alacak kadar genişlemişti. [[Yesevîlik|Yesevî]] ve [[Nakşbendiyye|Nakşî]] [[derviş]]leri [[Maveraünnehir|Maverâünnehir]]’den [[Anadolu Selçukluları]]’nın hâkim oldukları ülkelere kadar yayılmışlardı. Aslında, Semerkant’ın Moğol kuvvetlerinin istilâsına uğramasına rastgelen zaman dilimleri içerisinde meşhur [[Necmüddin Kübra|Necmüddin Kübrâ]] halifeleri batıya göç etmişlerdi. Kutb’ûd-Dîn Muhammed Harzem Şah’ın memleketinden hicret etmek zorunda kalan [[Bahaeddin Veled|Sultân’ûl-Ulemâ Behâ’êd-Dîn-i Veled]]’in [[Bağdad]] üzerinden [[Malatya]]’ya gelmesi bu göç hareketlerinin sürekliliğine delâlet etmekteydi. Anadolu ise Konya Selçuk Sultanı [[I. Alaeddin Keykubad|Âlâ’ed-Dîn-î Key-Kûbâd]]’ın Moğol hakanından “Ahtacı” unvanını almasıyla Moğol istilâlarından kurtulmayı başarmıştı.<ref>''Tezkire-î Eflâkî''.</ref>
{{Ayrıca bakınız|Anadolu Selçuklu Devleti|I. Alaeddin Keykubad}}
===== Şiîliği benimseyen Türk dâîleri =====
Batı İran ile Anadolu’da yedinci hicrî asırdan itibaren dört yüzyıl süresince aralıksız süregelen dinî karışıklıklardan dolayı ortaya birçok tarikât ve zümreler çıkmıştı. [[Horasan Melametîliği|Horasan Melâmetîliği]]’nin kurulduğu yer olan ve üçüncü hicrî asırdan itibaren birçok mutasavvıfın vatanı olarak bilinen Nişâbur’da Hamdun’el-Kassar’dan sonra daha birçok [[hülul|hulûl]] inancı ihtivâ eden ve dinîn zâhirî ahkâmına muhalefet eden [[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]] toplulukları çoğunlukla [[Melamilik|Melâmîye]]’nin içerisine dâhil oldular.
Şeyh Cemâl’ed-Dîn Sâdî’den itibaren Suriye, Mısır, Irak, Hindistan, Orta Asya sınırlarına kadar genişleyen ve birçok tavır, tutum ve ibâdetin zâhirî hükümlerinin yerine getirilmesi mevzuunda göstermiş oldukları kayıtsızlıklarıyla dâima şiddetli kınanma ve eleştirilere mâruz kalan [[Kalenderîlik|Kalenderîler]]<ref>Mollâ Câmî, ''Nefehât’ûl-Üns''.<small> (Nefehât tercemesinde: ''İslâm rüpkasını boyunlarından çıkarıp atmış olan şol tâife ki, zamanımızda [[Kalenderîlik]] adiyle malûm olmuşlardır, bu add’olunan evsaftan hâlidirler ve bu isim onlara âriyettir. Anlara “Heşevîye” derlerse muvafıktır. “[[Melamilik|Melâmiye]]” için da’vayı ihlâs ederler ve izhârı fısk ve fücurda mübalâğa kılurlar”'', diye yazmaktadır.)</small></ref> ile eski yazarlar tarafından ''“Tâife-i Abdalan ve Cevâlika”'' olarak isimlendirilen çeşitli tarikât mensuplarının, Osmanlı yazarlarınca ''abdal, âşık, torlak, şeyyâd, Hâydarî, Edhemî, Câmî, Şemsî''<ref>Celâl’ed-Dîn Süyûti, ''Câmi’ûs-Sagir.''</ref><ref>İbn-i Asâkir.</ref> gibi aynı mânaları taşıyan ifadelerle anıldıkları görülmektedir. Bunların hepsi de ortak kanallardan geçen i’tikatların çeşitli parçalarını barındırmaktaydılar.<ref>Nûr’ûl-Hüdâ.</ref>
{{Ayrıca bakınız|Gnostisizm|Bâtınîlik|Horasan Melametîliği}}
===== Kalenderîler’in Anadolu’da Bâtınîlik hareketlerine yaptıkları katkılar =====
Kalenderîler en koyu Alevîler olmaları nedeniyle Suriye, Halep Bâtınî merkezinden aldıkları kuvvetlerle, Anadolu’da bulunan ve diğer Bâtınî merkezlerinden ayrı ve bağımsız yaşamakta olan Bâtınîleri takviye ettiler. ''“Kalenderî – Haydarî”'' ünvanı taşıyan ve dış görünüşleri itibarıyla [[tasavvuf]] kisvesi altında Türkmen boyları arasına yerleşen babalar Anadolu’daki [[Bâtınîlik]] hareketlerine olanca güçleriyle destek oldular.
{{Ayrıca bakınız|Kalenderîlik|Babâîlik}}
===== Haydarîler’in Şîʿa-i Bâtın’îyye mezhebini tâkviyesi =====
Haydarîler, [[Baba Haydar|Kûtb’ed-Dîn Haydar]]’a mensup oldukları gibi ''“Haydârnâme”'' adıyla şeyhinin nâmına bir de eserî bulunan meşhur ''Pendnâme'' yazarı ''“[[Ferîdüddîn-i Attâr]]”'' da onun başlıca hâlifelerindendi. Altıncı hicrî asrın sonlarında büyük şöhreti sayesinde pek çok Türk’ü kendi intisabına almaya muvaffak olan [[Baba Haydar|Kûtb’edKûtb’ûd-Dîn Haydar]]’ın bizatihi kendisi de aslen [[Türk]] ırkındandı. Konya’da [[Celâleddîn Rûmî|Mevlânâ Celâl’ed-Dîn]]’in şöhretinin afâkı tuttuğu bir devirde bile [[Baba Haydar|Kûtb’edKûtb’ûd-Dîn Haydar]]’ın hâlifeleri bağımsız zâviyelere sahiptiler. [[Celâleddîn Rûmî|Mevlânâ Celâl’ed-Dîn]]’in yanında ''“Hacı Mûbârek Haydârî”'' adında bir ''Haydârî'' hâlifesinin de pek büyük bir hâysiyet ve itibâr sahibi olduğunu Eflâkî kaydetmektedir.<ref>''Tezkire-î Eflâkî''. <small>[Selim Ağa Kütüphanesi, Üsküdâr-İstanbul, Farsça yazma nüsha.]</small></ref>
{{Ayrıca bakınız|Baba Haydar|Ferîdüddîn-i Attâr}}
==== Göçebe Türk kabilelerinin dinî inanç ve akidelerinin kaynakları ====
[[Maveraünnehir|Maverâünnehir]] ve Suğud ülkelerine dolaşan göçebe Türkler, Arap haricîliğinden tutun da [[Mani dini|Manichéism]] ve [[Mazdek]] gibi eski İran kökenli dinlerin etki alanlarına girmiş oldular. Kûfe’den nakledilen elli bin hâne Irak Nebtîleri ve Suriye Nusayrîleri gibi çeşitli toplulukların inançlarının kalıntılarıyla, eski Nestûrî ve Yâkûbî Hristiyanları ile Şâmânîlerin akideleri de hep bu Tûrânîler’in mânevî dünyalarının havasını etkilemekteydi. Bu nedenledir ki, göçebe Oğuz Türklerinin i’tikadları arasında birbirleriyle tezat teşkil eden pek çok inanışlar mevcuttu. Bu çeşitli i’tikadlar [[Samânîler]] ve [[Gazneliler]]’in hâkim oldukları çevrelerde İran Selçuklu Devleti’nin kuruluşu esnasında Türk kabileleri arasında tüm canlılığıyla yaşamağa devam etmekteydi. Bu inançların kaynakları hakkındaki bilgilere ise ancak Sultan [[Gazneli Mahmud]]’un Hindistan seferi esnasında [[Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed el-Birûnî]] gibi senelerce [[Budist]] tapınaklarında yaşamış ve araştırmalar yapmış olan âlimlerin eserleri sayesinde erişilebilmişti.<ref>''Ahvâl-ûl’Hind:'', Köprülü Mehmed Paşa Kütüphanesi’ndeki yazma nüsha, İstanbul. [Sachau: İngilizce tercümesi; Kıvâm’ûd-Dîn Efendi: Türkçe tercümesi.]</ref>
{{Ayrıca bakınız|Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed el-Birûnî|Gazneli Mahmud|Gazneliler}}
=== Anadolu Selçukluları devrinde “Şîʿa-i Bâtın’îyye” hareketleri ===
{{Ayrıca bakınız|Harezmşahlar|Celaleddin Harezmşah|Anadolu Selçukluları|I. Alaeddin Keykubad|II. Gıyaseddin Keyhüsrev}}
===== Harezm Türkleri arasında Bektâşîler =====
[[Celaleddin Harezmşah|Celâl’ed-Dîn Harezmşah]]’ın harekâtından memnun olmayan aşiretler ondan ayrılarak [[I. Alaeddin Keykubad|Birinci Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd]]’a iltica etmişler ve Selçuklular ülkelerine gelen bu aşiretlere de Sivas, Çorum, Engürü’ye kadar olan yörelerde yaylâk ve kışlaklar tahsis edilmişti. Bunların [[Celaleddin Harezmşah|Celâl’ed-Dîn Harezmşah]]’ın maiyetinden ayrılmalarına rastlayan zamanlar zarfında [[Hacı Bektaş Veli|Hacı Bektaş]] hâlifelerinden bazıları da onların içlerine nüfuz etmeyi başarmışlardı. [[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtın]]’îyye dâîleri sıfatıyla bu topluluklar üzerinde önemli bir nüfuz kazanmışlardı.<ref>''[[Velâyet-nâme-i Hacı Bektâş-ı Velî|Vilâyetnâme-i Hacı Bektâş-ı Veli’yyûl Horasanî]] ''</ref> Harezm ve Azerbaycan’dan gelen bu aşiretleri Anadolu ahalisi Tatar ve Moğol artıkları nazarıyla görüyordu. Bektaşî babalarından Ahlat, Diyarbekir vilâyetlerinden önemli bir grupla beraber Harzemliler arasında da [[Barak Baba|Burak Baba]] müridlerinden yine ayrı bir parti propagandalarda bulunuyorlardı. Bu devirde [[Barak Baba|Burak Baba]]’nın Anadolu’da yaygın bir şöhreti vardı.
 
==== Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılması ve Alevî-Bâtınî Babaların Anadolu’ya yayılması ====
{{Ayrıca bakınız|Baba İlyas}}
===== Baba İshâk Kefersudî’nin Anadolu’daki fa’aliyetleri =====
[[I. Alaeddin Keykubad|Birinci Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd]] iktidara geldiğinde “Mûhy’id-Dîn Muhammed bin Ali bin Ahmed Tahimî” adında İran’dan göç etmiş bir [[Şiî]]’yi Sivas’a kadı olarak atadı. Vaktiyle [[Şiraz]]’da önemli bir mevkî sahibi, [[felsefe]] ve [[bâtınî]] îlimlerde bir hâyli meşhur, belâgatlı söz söyleme üstâdı ve yüksek iktidar sahibi olan bu âlim adamdan Baba İshâk Kefersudî nâmında “Binaz” hanedanına mensûp bir Rum<ref>İbn-i Bibi.</ref> asıllı dersler görmekteydi. Baba İshâk Şirâz’da Mûhy’id-Dîn’in derslerine devam ederken, [[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]]’nin [[Alamut|Elemût]]’taki Dâî Â’zamı “[[Sabbahiyye|Hükümet-i Melâhide-i Bâtın’îyye Reisi]] Âlâ’ed-Dîn bin Muhammed bin Hasan-ı Sânî” tarafından Anadolu Dâîliği’ne atandı. Bu sırada Hocası Mûhy’id-Dîn Tahimî’nin Sivas Kadılığı’na tâyin edilmesi fırsatını çok iyi değerlendiren Baba İshâk, hocasının himâyesi altında Anadolu Selçuklu Hükümeti’nin de güven ve teveccühünü arkasına alarak Şimşat yakınlarında Kefersud nahiyesinde [[Alamut|Elemût]] merkezli [[Şiî]]lik propagandasını ve “[[Sabbahiyye|Melâhide]]-i [[Bâtıni]]yye” i’tikadını neşriyâta başladı. H. 621 / M. 1225 yılında Mûhy’id-Dîn-i Ahmed Tahimî’nin vefâtından sonra hükümet aleyhinde yaptığı tahrikâtın duyulması üzerine [[Baba İshak|Baba İshâk]] bir süre gizlenmek zorunda kaldı. [[Baba İlyas|Şücâ’ed-Dîn Ebû’l Bekâ Baba İlyas Horasanî]]’nin Amasya Mes’udiye tekkesine şeyh olduğunu öğrenince hemen oraya giderek kendisine mürid oldu. [[Baba İlyas|Baba İlyas Tekkesi]]’nde “Amasya Valisi Toğrak Bey” ile olan pîrdâşlığı sayesinde halkın gözünde itibarını gün geçtikçe artırmaktaydı.<ref>''Amasya Tarihi'', Cilt 2, Sayfa 359.</ref>
 
==== Baba İshâk Kefersudî’nin çıkardığı Bâbâî İsyanı ====
{{Ayrıca bakınız|Babâîlik}}
==== Bâtınî Babalar’ın halk üzerindeki etkileri ve devrin meşhur mutasavvıfları ====
{{ana|MelamilikEkberilik|Kalenderîlik|Kadiriye|Sühreverdiyye|Mevlevîlik}}
O yüzyıllarda, Selçuklular zamanında fa’aliyet gösteren en etkin [[Tasavvuf]]î-[[Bâtınî]]-[[Tarikât]] mensupları [[Melamilik|Melâmetî]], [[Kalenderîlik|Kalenderî]] ve [[Baba Haydar|Haydarî]]ler’den oluşmaktaydı. Bu [[Bâtınî]]-[[Tarikât]] temsilcileri daha ziyâde göçebeler arasında barınan ve halka hitap etmekle görevli olan “Babalar” idi. Eğitimli çevrelerden uzakta yaşayan bu “[[Bâtınî]]-Babalar” yüzyıllar boyunca beri kulaktan kulağa yayılan hurafelerle yıpranmış olan nakilleri bir veli tipi kanalıyla tasvir etmek suretiyle, ve bu efsaneleri bir takım hârikalar ve kerametler ile süsleyerek bedevî ruhunun hoşlanacağı koşmalar, rubâîler, destanlar şeklinde halka anlatıyorlardı. “[[Bâtınî]]-[[Türkmen]] Babaları” Oğuz boylarının anlayacakları bir dilde, efsane ve masalları ilâhî bir hava ile içerisine İslâmî bir boyutu da ilâve etmek suretiyle halka sunmak hususunda çok başarılı oluyorlardı.
 
==== Hacı Bektâş Veli ====
{{ana|Baba İlyas|Baba Haydar|Hacı Bektaş Veli|Baba İshak|Barak Baba}}
Meşhur [[Velâyet-nâme-i Hacı Bektâş-ı Velî|Velâyet-Nâme]] onu [[Şiî]]liğin unvan mezhebini taşıyan [[Cafer es-Sadık|Câ’fer-i Sâdık]]’tan [[Beyazid Bistâmî]]’nin getirdiği hırkayı giymiş olan “Lokman Perende” vasıtasıyla [[Hoca Ahmed Yesevî]]’ye bağlar. [[Velâyet-nâme-i Hacı Bektâş-ı Velî|Velâyet-Nâme]] üzerinde uzmanlaşmış yazarların nakletiklerine göre [[Hacı Bektaş Veli|Hacı Bektâş]]’ın [[tarikât]] silsilesi önce [[Baba Haydar|Kutb’ûd-Dîn Haydar]]’a, ondan da Lokman Serhasî’ye, ve oradan da [[Baba İlyas|Şücâ’ed-Dîn Ebû’l Bekâ Baba İlyas el-Horasanî]] vasıtasıyla [[Hoca Ahmed Yesevî]]’ye bağlanmaktadır. [[Âşık Paşa]] tarihinde ise “[[Hacı Bektaş Veli|Hacı Bektâş]]” [[Horasan]]’dan “Menteş” adındaki kardeşiyle beraber Sivas’a gelerek [[Baba İlyas|Baba İlyas Horasanî]]’ye mürid oldular. Bu intisaptan sonra Hacı Bektâş önce Kayseri’ye oradan da Kırşehri’ne geldi, sonra da Karacahöyüğe yerleşti. Buna göre [[Hoca Ahmed Yesevî]] müridlerinden olduğuna dâir rivayetin doğru olmadığı anlaşılıyor.<ref>[[Fuad Köprülü]], ''Türk EdebiyatndaEdebiyatında İlk Mutasavvıflar'', Sayfa 75.<small> ([[Baba Haydar|Kutb’ûd-Dîn Haydar]]’ın vefât tarihinin M. 1222, [[Hacı Bektaş Veli|Hacı Bektâş]]’ın ise doğum tarininin M. 1209 olduğu göz önüne alınacak olunursa [[Baba Haydar|Kutb’ûd-Dîn Haydar]]’ın vefâtında [[Hacı Bektaş Veli|Hacı Bektâş]] henüz on üç yaşındaydı. Daha evvel müridi olması halinde bu rivâyetin mümkün aksi takdirde ise zayıf olduğu aşikârdır.)</small></ref>
 
===== Hacı Bektâş’ın yaşadığı devir ve şahsiyeti =====
Tezkire-i Eflâkî’ye göre “Hacı Bektâş” Rûm’da “[[Baba İlyas|Baba Resûl]]” derler bir Erin halifesiydi. [[Hacı Bektaş Veli|Bektâş]] o yüzyılda mesnevîleri ve gazelleriyle bütün tasavvuf âleminde saygıyla anılan [[Muhammed Celâleddîn-i Rûmî|Mevlânâ Celâl’ed-Dîn-i Rûmî]]’ye bazı sualler sormak için müridi [[Baba İshak|Baba İshâk Kefersudî]]’yi Konya’ya gönderdi. [[Baba İshak|Şeyh İshâk]] Konya’da [[Muhammed Celâleddîn-i Rûmî|Mevlânâ]]’nın yanına vardığında onu [[zikir|zikr]]’üs-[[semâ]]’yla meşgul buldu. [[Muhammed Celâleddîn-i Rûmî|Mevlânâ]] ise [[keşf]] ve [[keramet]] yoluyla sorulara önceden vâkıf olduğundan daha [[Baba İshak|Şeyh İshâk]]’ın sorularını sormasına fırsat tanımadan bir dörtlük şeklinde başka sorular yöneltmek suretiyle yanıt verdi. [[Baba İshak|Şeyh İshâk]] kendisini, sualin ve mısraların zamirinde yatan amacın yanıtını almış addetmek suretiyle geri dönerek keyfiyeti [[Hacı Bektaş Veli|Hacı Bektâş]]’a nakletti. Sultan [[I. Alaeddin Keykubad|Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd-ı Evvel]]’ın oğlu [[II. Gıyaseddin Keyhüsrev|Gıyas’ed-Dîn Key-Hüsrev-i Sâni]] devrinde yaşadığı anlaşılan Hacı Bektâş’ın Anadolu’da nüfuz sâhibi [[Şiî]] dâîlerden birisi olduğu anlaşılmaktadır. Selçuklu Sultanları arasındaysa Süleyman’dan başka Şiî olan bilinmemektedir. Bir başka rivayete göre ise bu “Şiîlik Hareketleri” Hacı Bektâş’ın şahsiyetinde değil de ona tâbi olanlara mahsustu. Şekayık’a göre Hacı Bektâş’ın [[Baba İshak|Şeyh İshâk]] gibi diğer müridleri arasında da “[[Sabbahiyye|Melâhide]]-i [[Bâtıni]]yye” i’tikadını paylaşan pek çok dervişler mevcuttu.<ref>İbn-i Hallikân Kenarı:, ''Şekayık''.</ref>
 
===== Hacı Bektâş’ın yetiştirdiği halifeler =====
{{Ayrıca bakınız|Kalenderîlik|Hurûfîlik|Bektâşîlik|Nusayrîlik|Haşhaşilik}}
===== Anadolu’da Bektâşî nüfuzu =====
Çeşitli Türk kabileleri Anadolu’ya göç etmeğe başladıklarında özellikle de [[Anadolu Selçukluları]]’nın en debdebeli devri olan [[I. Alaeddin Keykubad |Büyük Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd]]’ın iktidarına rast gelen zaman dilimi içerisinde Anadolu’da [[Şiî]]lik bir hâyli ilerlemiş, ve [[II. Gıyaseddin Keyhüsrev|İkinci Gıyas’ed-Dîn Key-Hüsrev]]’in saltanatının başlangıcında [[Babâîlik|Babâîler]] [[Baba İshak ayaklanması|İhtilâli]] patlak vermiş ve [[Hacı Bektaş Veli|Hacı Bektâş]] da bu arada çok kuvvetli nüfuz sahibi bir şahsiyet olarak ortaya çıkmıştı. [[Velâyet-nâme-i Hacı Bektâş-ı Velî|Vilâyetnâme]]’ye göre [[I. Alaeddin Keykubad|Sultan Âlâ’ed-Dîn]] bile, [[Şaman]]î [[Türkler]]’in [[İslâmiyet]]’e girmelerine bir vesile olan [[Hacı Bektaş Veli|Hacı Bektaş]]’ın hâlifesi ''“Kara Donlu Can Baba”'' dolayısiyle hünkâra karşı derin bir hürmet beslemekteydi. [[Hacı Bektaş Veli|Hacı Bektâş]]’ın yurt edindiği [[Kırşehir]] yolu Dulgadır Türkmenleri’nin arasından geçmekteydi. Bu nedenle Halep, Adana ve havalisinde yaşayan Türkmenler arasında hünkârın adı saygıyla anılmaktaydı. [[Akşehir]]’deki “Mahmud Hayranî” ile [[Sivrihisar]]’da yaşayan “[[Yunus Emre]]” de hünkâra âhid verenler arasındaydı. [[Ahlat]]’da da meşhur [[Barak Baba|Hoylu Burak Baba]]’nın müridlerinden “Baba Emîrci” bulunuyordu. O devirlerde Anadolu’daki Bektâşî nüfuzunun en hâkim bulunduğu yerler arasında Ankara, Sivas, Konya, Kayseri, Kırşehir ve güneye doğru yayılmış olan Türkmen aşiretlerinin yerleşmiş oldukları vilâyetlerdi.<ref>''[[Velâyet-nâme-i Hacı Bektâş-ı Velî|Vilâyetnâme-i Hacı Bektâş-ı Veli’yyûl Horasanî]] ''</ref>
{{Ayrıca bakınız|I. Alaeddin Keykubad|II. Gıyaseddin Keyhüsrev|Anadolu Selçukluları|Hacı Bektaş Veli|Velâyet-nâme-i Hacı Bektâş-ı Velî}}
===== Âhilik ve Alevîlik =====
=== İlhanlılar devrinde “Şîʿa-i Bâtın’îyye” hareketleri ===
{{ana|Moğollar|İlhanlılar}}
Moğolların en güçlü devirlerinde Kara-Kurum saraylarında itibar sahibi olan Budist ve Hristiyan din adamlarıyla karşı karşıya gelen İslâmiyet mensupları çok büyük tehlikelere maruz kalmışlardı. [[İlhanlılar]]’ın henüz kudret sahibi olmadıkları devirlerde Cengiz’in kurduğu büyük imparatorluk henüz parçalanmamıştı. Onun yerine geçen Oktay Han ise Cengiz’in koyduğu yasaları taviz vermeden uygulamaktaydı.<ref>Muradja d’Ohosson:, ''Moğol Tarihi'', Cilt 1, Mustafa Rahmi tercümesi.</ref> Bilhâssa Kayuk Han devrinde (M. 1247 / H. 645) Moğol âdetlerinden kaynaklanan yasaların hâkimiyeti altında yaşayan Müslümanlar büyük işkencelere maruz kalarak ezilmekteydiler. Argon Han (M. 1291 / H. 690) devrinde ise Müslümanlar çok şiddetli bir mezâlime maruz kaldılar.
H. 656 / M. 1258 yılında Bağdad Abbâsîleri’nin çökmesi sonucu Mısır’a kaçmayı başaran ayni aileden “[[Mustansır (Abbasi-Memlük)|Mûstensir bil-Lâh Ahmed bin Zâhir]]” [[Memlûk|Mısır hükümdarı]] [[Baybars|“Melik Zâhir” ''(Baybars)'']] tarafından M. 1261 tarihinde hilâfete geçirildi. Bu durum “Alevîler” tarafından eskiden kendilerine ait olan Fâtımî hilâfet makâmının gasp edilmesi olarak algılandı. Fâtımî halifelerinin yeniden canlandırılması ve Mısır’ın gelecekteki siyâsî güvenliğinin teminat altına alınmasına yönelik bir tedbir mahiyetinde olan bu hareket, yeni Mısır Abbâsî hâlifesinin konumunu da Mısır hükümdarının yanında bir tekke şeyhinden fazla bir nüfuza sahip olamayan bir kukla durumuna indirgiyordu. Durumun kendi aleyhlerine vahim bir şekilde geliştiğini çabuk kavrayan Alevîler olanca güçlerini Moğol Kaanları’nın teveccühünü kazanmak için sarfetmeğe başladılar.
Büyük Moğol istilâsının başladığı devirlerde [[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]], [[Zeydiyye|Zeyd’îyye]], [[İmamiye Şiası|İmâm’îyye]], [[İsnaaşeriyye|İsnaʿAşer’îyye]] ve [[Köktendincilik|Ghulat]]-i [[Şia|Şîʿa]]’dan müteşekkil fırkalar Mısır, Şam, Irak, Arap ve Acem, Azerbaycan, Fâris ve Horasan ülkelerine yayılmışlardı. Cengiz Orduları’nın Harezm ülkelerine doğru hareket etmeğe başladıklarındaysa bu mezheplerin mensupları da Cengiz Orduları’nın önünden kaçarak Orta Asya’dan batıya doğru göç etmek zorunda kalmışlardı.
 
==== Mahmud Gazan Han ve Moğollar’ın İslâmiyeti kabûlü ====
{{ana|Moğollar|İlhanlılar|Gazan Mahmud Han}}
[[İlhanlılar]]’ın dördüncü sultanı olan [[Mahmud Gazan]] M. 1295 / H. 693 tarihinde İlhanlılar tahtına oturdu. Önceleri Hulâgu’nun yolunda yürüyen bu sultan Emir Nevruz’un sayesinde Müslüman oldu.<ref>''Tarih-î Vassâf''.</ref><ref>Namık Kemal:, ''Emir Nevruz''.</ref><ref>Tezkre''Tezkere-î Devlet Şah Semerkandî'', Sayfa 213. <small>(Bahri Âbâd’da oturan [[Necmüddin Kübra|Necmüddin Kübrâ]] halifelerinden Sâd’ed-Dîn Hamevî’nin oğlu meşhur “Sadr’ed-Dîn İbrahim,” Gazan’ın sarayına davet edildi. “[[Gazan Mahmud Han|Mahmud Gazan Han]]” bu âlimin huzurunda Müslüman olarak tasavvufa intisap etti.)</small></ref><ref>Hâbib''Hâbib’üs-üs’SiyerSiyer'', Cilt 3, Sayfa 125. <small>(Diğer bir yazar, bu şahsın “Sadr’ed-Dîn İbrahim” değil de, Şeyh “Nûr’ed-Dîn Keylî” halifelerinden “Hoca Sâd’ed-Dîn Kutlu Halid Kazvinî” olduğunu ve aynı zamanda [[Gazan Mahmud Han|Gazan]]’ın yalnız kendisi değil de bütün ordusu ve maiyetiyle birlikte İslâma girdiğini nakletmektedir.)</small></ref> Hâkanın [[İslâmiyet]]i kabulünde en önemli etkiyi “Kutb-ûd-Dîn Şirâzî” ile kardeşi “Kemal’ed-Dîn Şirâzî” yapmışlardı. [[Mahmud Gazan]]’ın dokuz yıl süren saltanatı süresince İran’daki bütün [[Moğollar]] [[İslâm]] dinine girdi.
 
===== Mahmud Gazan Han’ın İslâmiyetin yayılmasındaki rolü ve hizmetleri =====
[[Mahmud Gazan]] hayâtında Tebriz’in batısında kendisi için bir türbe, fukaha için medreseler, sûfîlere ait medreseler yaptırdı ve bunların imarı için vakıflar bağladı.<ref>''Tarih-î Vassâf'', Cilt 3, Sayfa 382.</ref> Meşhur Kutb’ûd-Dîn Şirâzî<ref><small>([[Anadolu Selçuklular]] devrinde ün yapmış hikmet ve felsefe âlimlerindendi. Muin’ed-Dîn Pervane’nin Kayseri’deki medresesinde müderrislik yaptı.)</small></ref>, Numam Tebrizî<ref>''Tezkire-î Devlet Şah'', <small>(Sa’di Şirazî ile aralarında bazı lâtifeler geçmiştir. H. 713 / M. 1314 yılında vefat ederek Tebriz’de yaptırdığı hankahına defnedilmiştir.)</small></ref>, Hoca Reşid’ed-Dîn <ref>Leclerc: Historie de la medecine arabe, 133. <small>(Meşhur Câmi-üt’Tevârih yazarıdır. Doktorluk ile İlhanlı sarayına giren bir âlimdi. Elli yıl İlhanlılar’a vezirlik yaptı. Gazan Han ve Olcaytu devirlerinde çok büyük kütüphaneler yaptırdı. Bütün servetini îlim müesseselerine harcadı. H. 718 / M. 1318 yılında katledildi.)</small></ref>, [[Barak Baba|Burak Baba]] <ref>''İkd-ûl’Cûmman''. <small>[Basılmamış olan bu eser yirmi üç ciltten müteşekkil olup, hepsi Veliy’üd-Dîn Efendi Kütüphanesi’nde mevcuttur.] </small></ref><ref>''Dûrer-ul’Kâmine''.</ref><ref>Hilmi Ziya:, ''Mihrap'', Cilt 2, Sayfa 441.<small>(Burak Baba Risaleleri, Mülga Unkapanı Dergâhındaki Kütüphane, İstanbul, H. 853, Farsça, Mihrap mecmuasındaki tek nüsha.)</small></ref> Mevlâna [[Celâleddîn Rûmî]]’nin torunu Ulu Arif Çelebi<ref>Eflâkî. <small>([[Celâleddîn Rûmî]]’nin oğlu [[Sultan Veled]]’in ilk üç evlâdından tek hayatta kalanıdır. H. 719 yılında 49 yaşında vefat etmiştir. Gazan Han Irak – Acem seyahatinde kendisini ziyaret etmiştir.)</small></ref> gibi büyük âlim ve mutasavvıflara pek çok ihsanlarda bulunmuştu. H. 701 / M. 1302 yılında vefat etti.<ref>''Şecere-î Evşal-î Türkiye'', Sayfa 170, Rıza Nûr baskısı, İstanbul.</ref>
 
===== Alevî nüfuzu altına giren Moğollar’a Mısır’ın Türk asıllı Kölemen ''(Memlük)'' hükümdarının harb ilânı =====
==== Mahmud Gazan Han’ın kardeşi Olcaytu’nun İsnâ‘aşer’îyye mezhebine girişi ====
{{ana|Olcaytu|İmamiye-i İsnaaşeriye}}
[[Mahmud Gazan|Gazan Han]] vezir Emîr Nevrûz’un ölümünden sonra fazla yaşamadı. Henüz [[İslâmiyet]]’in nüfuzu lâyikiyle Moğol saraylarına yerleşemeden [[Olcaytu]] [[İlhanlı]] tahtına oturdu. Orta Asya’dan batıya doğru durmadan akın eden [[İbahilik|İbâh’îyye]], [[Hülul|Hulûl’îyye]] ve [[Tenasüh]] akideleri taşıyan bazı garip kıyafetli [[Bâtınî]] dervişlerinin fa’aliyetlerinin çok arttığı bu devirde, vezir Sâd’ed-Dîn Kazvinî Alevî’nin himayesinde bulunan Seyyid Tac’ed-Dîn Saveci’nin yoğun çabaları sonucunda birçok [[Şiî]] âlimi de Moğol hükümdarı [[Olcaytu]]’nun sarayına gelmişlerdi. Kelâm ve felsefe konularına derin ilgi duyan bu hükümdar, Horasan’dan gelen “[[Hanefîlik|Hanefî]] [[Kelâm]]cıları”, vezir Hoca Reşid’ed-Dîn’nin ekibinde yer alan “[[Şafii mezhebi|Şâfiî]] [[Eş'ariyye|Eş’ârî]]leri” ve daha birçok çeşitli değişik mezheplere mensup olan “[[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınî]]’yye âlimleri” mevcuttu. “Kadı’ûl-Kudât Hoca Abd’ûl-Melîk Şâfiî” ile [[Hanefîlik|Hanefîyye]]’nin meşhurlarından “Sadri Cihân” arasında geçen çok şiddetli bir kelâm tartışması üzerine [[Mahmud Gazan|Gazan]]’ın kardeşi [[Olcaytu]] meşhur âlimlerden İbn-i Mûtahhar’ın tesirleri ve Seyyid Tac’ed-Dîn Saveci’nin de telkinleriyle, [[Şia]]’nın [[İmamiye]]-i [[İsnaaşeriyye|İsnâ‘aşer’îyye]] mezhebini kabul etti. (H. 707 / M. 1307) <ref>Gıyâs’ed-Dîn Handmir:, Habib''Habib’üs-üs’SîyerSîyer'' [Nûr-u Osmaniye Kütüphanesindeki Farsça yazma nüsha].</ref>
Vezir Hoca Reşid’ed-Dîn ile Tac’ed-Dîn Şah arasında vuku bulan siyâsî çekişmeler neticesinde [[Olcaytu]]’nun sarayı zamanla nezahetini yitirmiş olmakla beraber, burada îlmen ve ahlâken çok bilgili ve kıymetli şahsiyetler de bulunmaktaydı. <ref>Ebû-l’Kâsım Abd’Allâh Kaşânî:, ''[[Olcaytu]] Tarihi'', [Ayasofya Kütüphanesindeki yazma nüsha].</ref>
 
===== Olcaytu’nun İsnâ‘aşer’îyye mezhebinin yayılmasındaki hizmetleri =====
Seyyid Tac’ed-Dîn Saveci’nin tavsiyesiyle Olcaytu’nun sarayında iltifatlara boğulan meşhur âlimlerden Cemâl’ed-Dîn-i İbn-i Mûtahhar’ûl-Hillî’nin [[Şia|Şîʿa]]’nın [[İmamiye]]-i [[İsnaaşeriyye|İsnâ‘aşer’îyye]] mezhebinin âkidelerini savunma amacıyla yazdığı kitaplar, o devirde yayınlanmış olan en etkili dinî eserler olarak kabul görmekteydi. [[Olcaytu]]’nun İbn-i Mûtahhar’ûl-Hillî’nin tesirleri altında kalması neticesinde [[Şiî]]liğin [[İmamiye]]-i [[İsnaaşeriyye|İsnâ‘aşer’îyye]] mezhebi de İlhanlılar’ın hâkimiyetlerindeki ülkelerde bir hâyli güç kazanmıştı.<ref>Keşf’üz-Zünnûn, Cilt 2, Sayfa 352. <small>(İbn-i Mûtahhar’ûl-Hillî H. 726 / M. 1326 yılında vefat etmiştir. Eserleri hakında Keşf’üz-Zünnûn’da ayrıntılı malûmat mevcuttur. Hâbib’üs-Siyer’de anlatıldığına göre [[Olcaytu]]’nun [[İmamiye]]-i [[İsnaaşeriyye|İsnâ‘aşer’îyye]] mezhebini kabulü İbn-i Mûtahhar’ûl-Hillî’nin te’sirleriyledir. “Tuhfe-i [[İsnaaşeriyye|İsnâ‘aşer’îyye]]” ise aksine Seyyid Tac’ed-Dîn Saveci’nin de telkinleri neticesinde gerçekleştiğini yazmaktadır.)</small></ref>
[[Olcaytu]]’un [[Şiî]]liğe karşı beslediği muhabbet, bastırmış olduğu sikkelerin bir yüzüne “Lâ İlâhe’ill-[[Allah]] [[Muhammed]] Resûl’ûl-Lâh, [[Ali]] Velîy’ûl-Lâh” diye yazdırmağa, diğer tarafına da [[On İki İmam|İmâm-ı Mâ’sumâ]]’nın isimlerini hâkkettirmeğe varacak kadar ileri safhalara ulaşmıştı.<ref>''Ravzat’ûs-Safa'', Cilt 5, Sayfa 169.</ref><ref>Sibt-î İbn-i Cezvî, ''Mir’at’ûz-Zaman'', <small>[Köprülü Mehmet Paşa Kütüphanesi’ndeki yazma nüsha.]</small></ref>
 
===== Olcaytu Muhammed Hüdâbende’nin sarayındaki “Bâtınîler”: Burak Baba =====
{{ana|Bâtıni|Barak Baba|İbahilik|Hülul|Alamut Devleti}}
Olcaytu Muhammed Hüdâbende’nin sarayındaki “Bâtınîler” arasında çok önemli bir şahsiyet, mezheben Hûlman’îyye ve i’tikaden [[İbahilik|İbâh’îyye]] ile [[Hülul|Hulûl’îyye]]’den<ref>Mustafa Öz:, ''Mezhepler tarihi ve terimleri sözlüğü'', Ensar, 2011.</ref> olan [[Barak Baba|Burak Baba]], Suriye kıt’asında ve Halep civarında oturan Türkmen aşiretlerinin arasında dolaşarak halkı “[[Şia|Şîʿa]]-i Bâtın’îyye” mezhebine katılmağa dâvet etmekteydi. Aslen [[Baba İlyas]]’ın halifelerinden Aybek Baba’nın müridi olan Burak Baba ve mensupları [[Alamut|Elemût]]’taki “[[Sabbahiyye|Hükümet-i Melâhide-i Bâtın’îyye]]” dâîleriydiler. Hûlman’îyye mezhebi gereği güzel çocuklara Tanrı diye secde eden [[Barak Baba|Burak Baba]] İlhanlı saraylarındaki evliyâlar içinde en kibarı olarak nâm salmıştı. H. 705 / M. 1306 yılında Şam’a gelen bu “[[bâtıni]]-babası” burada meşhur şair Sirâc’ed-Dîn Haccar’ın şiddetli hicviyeleriyle büyük itibar kaybına uğradı ve nihâyetinde kendisine H. 706 / M. 1307 yılında uygulanan “Hadd-i Şerri” cezasının etkisiyle öldü.
{{Ayrıca bakınız|Babâîlik|Baba İlyas}}
==== Moğollar’ın hezimete uğramaları ve Olcaytu’nun Sünnîliği kabulü ====
[[İmamiye Şiası]]’ın başına getirilen Cemâl’ed-Dîn İbn-i Mûtahhar’ın “Nehc’ûl-Hâk” ve “Minhâc’ûl-İstikâme fî İsbât’ûl [[İmamiyye]]” gibi eserleri [[İlhanlı]] saraylarında ve bilhassa da [[Olcaytu]]’nun üzerinde çok derin tesirler oluşturmuştu.<ref>''Habib’üs-Siyer'', Cilt 3, Sayfa 112.</ref> [[Şia|Şîʿa]]’nın [[İlhanlılar]]’ın himâyesinde kuvvetle [[Sünnî]]liğe yüklendiği bu devirde, Birleşik Moğol-Haçlı ordularını Suriye’de dağıtan Mısır’ın Türk asıllı [[Kölemen]] ''([[Memlûk Sultanlığı|Memlük]])'' Sultanı [[Nasır Muhammed bin Kalavun|Kalavun’un oğlu Emîr Nasr’ûd-Dîn]]’in yanında savaşlara katılan, ve itibarını bir hâyli arttıran zamanın en büyük müçtehidi [[Selefiyye|Selefî]] [[İbn-i Teymiyye|Şeyh’ûl-İslâm Takiy’ûd-Dîn İbn-i Teymiyyet’ûl-Harrânî]] de yayınlamış olduğu eseri “Minhâc’ûs-[[Sünnet|Sünne]]” ile [[Şiî]]lerin hamlelerine karşı bir mukabelede bulunmaktaydı. Moğollar’ın sürekli tecavüzleriyle itibar kaybına uğrayan ve Şiîlik karşısında çok güç bir duruma düşen Anadolu Sünnîliği, bu durumdan endişe duyan uç beylerinden Karamanlı Nur’ed-Dîn Muhammed Bey,<ref>Hayrullah Efendi Tarihi, Cilt 3, Sayfa 15.</ref> Tekeli Türkmenleri Reisi ve Antalya Emîri Seyf’ed-Dîn Mahmud bin Sarim’ed-Dîn Teke, ve Kosan Oğlu Nur’ed-Dîn Altun Bey gibi uç beylerinin gayretleriyle oluşturulan büyük bir ordu ile Konya ve havalisindeki Moğollar’ın tamamını hezimete uğratmağa ve buradan sürmeğe muvaffak oldu. Bu büyük yenilgi karşısında son derece sarsılan vezir Sâd’ed-Dîn Alevî Kazvinî’de kaderinden vefat etti. Cereyan eden bu hâdiseler üzerine [[Olcaytu]] da Şiîliği terk ederek [[Sünnî]]liği kabul etmek zorunda kaldı.<ref>''Amasya Tarihi'', Cilt 2, Sayfa 469.</ref> Moğollar’ın uğradıkları bu ağır mağlubiyetten sonra bütün râfizî âlimleri de birer birer İlhanlı saraylarından ayrılmağa başladılar. [[İmamiye Şiası]]’ın Reisi Cemâl’ed-Dîn İbn-i Mûtahhar da Hille’ye çekildi.
==== Alevî tekkelerin hükûmetler üzerindeki itibârları ====
 
==== Olcaytu’dan sonraki dönemde “Bâtınîllik” hareketleri ====
Nezarî ve Kuhistanî gibi [[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtıni]]ye dâîleri ise Moğollar’ın aldıkları bu ağır yenilgiden hiç te müteessir olmayıp, bilâkis olanca güçleriyle Kuhistan ve Kom gibi koyu [[Bâtınî]] merkezlerinde fa’aliyet ve neşriyâtlarına olanca güçleriyle devam ettiler.<ref>''Tezkire-i DevletşâhDevlet-Şâh'', Sayfa 64.</ref>
Şirâzlı Kadı’ûl-Kazat Muhabb’ed-Dîn Ebû İbrahim Temimî’nin sarfettiği tüm çabalara rağmen Faris vilâyeti ahalisi “[[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtıni]]ye” mezhebine girmişlerdi.<ref>Tabâkât-ı Süpkî, Kütüphane-i Umumî, yazma nüsha, No: 956.</ref>
Olcaytu’nun vefatından sonra tahta oturan İlhanlı hükümdârı Ebû Said Bahâdir Han’ın sünnîleri himâye etmesi neticesi devrin meşhur sufîlerinden Alâ’ed-Devle Semnanî ile Abd’ûr-Razzak Kâşî’nin zâviyeleri epey alâka ve ehemmiyet görmeğe başlamıştı.<ref>Mevlânâ Câmî, ''Nefeat’ûl-Üns.''</ref>
[[Maveraünnehir|Maverâünnehir]]’de bir yüzyıldan daha uzun süren buhranların sebepleri arasında Sultan“Sultan Ebû Said BahâdirBahâdir” iktidarının yetersizliği ve Şiî dâîlerle girişmiş olduğu mücadeleler başta gelmekteydi.<ref>Hâfız Ebrû, ''Zübdet’ût-Tevârih.''</ref>
Ebû Said Bahâdir Han’ın H. 736 / M. 1336 tarinde vefatı üzerine Hülâgû’nun[[Hülagû|Hülâgû]]’nun erkek evlâdından gelen soyu da böylece tamamen kurumuş oldu. Ebû Said’in vefâtını müteakip ortaya bazı küçük devletçikler ortaya çıktı. Bu yeni ''“Emaretler”'' arasında en fazla göze çarpan iki hükümetten birisi ''“[[Çobanoğulları|Emîr Çoban]]”'' diğeri ise ''“İlkâniyan”'' adını alan [[Celayirîler|Celâyiroğulları]]’ndan ''“Emîr Hasan”'' sülâlesiydi. [[Muzafferiler|Muzafferîler]] de, [[Serbedâriler|Serbedârlar]] da siyâsi birer oluşum yarattıktan sonra Timur’un ortaya çıkmasıyla yok olup gittiler.<ref>''Düvel’il-İslâmiyye,'' İngilizceden tercüme eden Hâlil Edhem, Sayfa 356.</ref>
{{Ayrıca bakınız|Çobanoğulları|Celayirîler|Muzafferiler|Serbedâriler}}
===== Serbedârlar devrinde “Alevî-Bâtınîllik” hareketleri =====
===== Moğollar devrinde çeşitli bölgelerde hâkim olan mezhepler =====
Bu devrin mezhebî coğrafyası hakkında Hamdûllah Mustefî’nin verdiği malûmata göre Rey, Rabin, Eşk, Deyleman, Tavaş, Harfan, Hasan Can, Eve, Rudbâd, Peşgel, Dere, Kum, Kâşan, Tefris, Zevare, Frahan, Nihâvend, Cürcan şehirleri hep [[Şiî]]’ydiler. Diğer taraftan Sühreverd, Merağa, Huzistan, Han kentleri [[Hanefîlik|Hanefî]] oldukları gibi, Kazvin, Ebher, Zencan, Save, Tarin, Günan, Mezdekan, Tebrük, Ohan, Erdebil, Ehregilinir, Dahharkan, Nahcıvan, Küştapf, Şiraz, Küvar, Pişaver, Cebeli Ceylule, Dilbend, Hoşah, Errukârzi, İsfraz kentleri ahalisi ise mezheben [[Şafiîlik|Şafiî]] idiler. [[Alamut|Elemût]] [[Bâtınî]]leri’nin en fazla taraftarları ise Rudbâd, Save, Talkan kasabalarındaydı. Hemedan [[Mu'tezile]] ve özellikle de [[Mücessime]]’den oluşmakta, Şiraz, Tebriz ve Olcaytu tarafından yeni kurulan Sultâniye şehrinde ise mezheben her türlü insan bulunmaktaydı.<ref>Nüzhet’ûl-Kulûb.</ref>
 
==== Türkler’de aşiret teşkilâtı ====
Türkler bidâyette yirmi dört boya ayrılmışlardı.<ref>Mahmud Kaşgârî, ''Divân-ı Lûgât’it-Türk.''</ref> [[Oğuzlar]] hesapsız aşiretlerle, [[Uygurlar]] yüz yirmi boya, Orta Asya’dan göç etmeğe başladıklarında ise Türkler dört bin boya bölünmüşlerdi.<ref>Bahâdir Han, ''Şecere-i Evşâl-i Türk.''</ref> [[Oğuzlar]]’ın bu yirmi dört boy teşkilâtı bütün Türk devletlerinin esasları arasında dâima görülmektedir. [[Selçuklular]], [[Eyyubiler]], [[Kölemenler]], [[Akkoyunlular]], [[Harezmşahlar]], Anadolu Türkmenleri hep ayni teşkilâtı sürdürmüşlerdir.
 
===== [[Oğuzlar]]’da aşiret teşkilâtı =====
[[Oğuzlar]] kendi aşiretlerine “Öz” adını verirlerdi. Her aşiret bir “İl” ile birleşmiş ve o ilin bir parçası olarak kendine yer ayırmış olup, aşiretin bağımsız hayâtı yoktu. “İl” ise tam teşekkül demekti. [[Tatarlar]]’da ise aşiret tamamen bağımsızdı. [[Tatar]] kavmî birçok şubelerden oluşmaktadır. Her aşiret kendisine mahsus husûsî bir alana sahiptir.<ref>Fazl’ûl-Lâh Reşidî, ''Câmi’ût-Tevârih.''</ref> [[Çerkesler]]’deki aşiret yapısı da “[[Evliyâ Çelebi]] tarafından nakledilmektedir.<ref>Tahir Harimi, ''Tarihte [[Edremit]] Şehri – Türk Aşiretleri.''</ref>
 
===== Anadolu’daki Türk aşiretlerinin Şiîleşmesi hâdisesi =====
Sultan Ebû Said Bahâdir Han’ın H. 736 / M. 1336 tarinde vefatından sonra bu [[Türkler]] elli iki aşirete ayrıldılar. Her yüz haneye bir bey seçilerek [[Anadolu Selçukluları]] tarafından [[Bizans]] sınırlarına yerleştirildiler. [[Malatya]], [[Kayseri]], [[Sivas]], [[Amasya]] taraflarında yurt edindiler.<ref>Şerâf’ed-Dîn-i Yezdî, ''Zafer-Nâme.''</ref> Bu kabileler, Selçuklular’ın yılılmasını müteakip mezhepleri sebebiyle ve “[[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınî]]’yye” babalarının da teşvikleri neticesinde hep İran’a tâbi oldular. [[Anadolu Selçukluları]] ile mezhebî ihtilâf halinde bulunan bu aşiretler, [[I. Alaeddin Keykubad|Âlâ’ed-Dîn-î Key-Kûbâd-ı Evvel]] ve [[II. Gıyaseddin Keyhüsrev|Gıyas’ed-Dîn-i Key-Hüsrev-i Sâni]] gibi hükümdarların mutasavvıflara karşı göstermiş oldukları sâmimi alâkaları gördükçe, devletle aralarında olan ihtilâfı unutuyorlardı. Gelgelelim, Babâîler İsyânı neticesinde devletin şüphe ve tereddütlerinden kurtulamayan bu aşiretler, “Uç Beyleri” tarafından yönetilmekte olan vilâyetlere dağıldılar.
 
===== Şiî Türk aşiretlerinin Osmanlılar’a bağlanması =====
Selçuklular’ın yıkılmasından sonra “Uç Beyleri” ile birlikte bağımsızlıklarını ilân eden Osmanlılar’ın denetimi altındaki bölgelere “[[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınî]]’yye Dâîleri” de yerleşmişlerdi. Ayni zamanda İran’a tâbi olan ve kendilerine tarhedilen vergi yükümlülüklerinin altında şiddetle ezilen aşiretler [[Yıldırım Bayezid]] tarafından taltif edildiler. Kadı Burhan’ed-Dîn’in hâkim olduğu memleketleri [[Yıldırım Bayezid|Yıldırım]]’ın zaptetmesiyle buralarda yurt edinmiş olan bütün aşiretler de [[Osmanlı Devleti]]’nin yönetimini tanıdılar.<ref>İbn-i Hacer, ''Dürer’ûl-Kâmine.''</ref><ref>Aziz bin Ardeşir Esterâbadî, ''Bezm Rezm.''</ref>
 
=== Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrinde “Şîʿa-i Bâtın’îyye” hareketleri ===
{{Ayrıca bakınız|Şeyh Edebali|Hacı Bektaş Veli|Osman Gazi|Velâyet-nâme-i Hacı Bektâş-ı Velî|Abdal Musa}}
==== Bektâşîliğin Osmanlı Ordusu’na girişi ====
[[Velâyet-nâme-i Hacı Bektâş-ı Velî|Vilâyetnâme]]’ye göre bunun başlangıcı [[Osman Gazi]]’ye elif tâcının bizzât [[Hacı Bektaş Veli|Hünkâr]] tarafından giydirilmesiyle başlamaktadır. H. 687 / M.1288 yılında Anadolu Selçuklu Sultanı Üçüncü Âlâ’ed-Dîn-i Key-Kubâd Osman Gazi’ye Altunbaşlı Sancak ve tabel gönderdi. [[Osman Gazi]]’nin beline kendi belindeki kılıcı bizzat [[Hacı Bektaş Veli]] taktı. “Ve önünden sonun görmeğe: Ugınden Sugm Gurgele!” diye dua etti. Hâlbuki [[Hacı Bektaş Veli|Hacı Bektaş]]’ın M. 1271 tarihinde vefat ettiği göz önüne alınacak olursa bu rivayetin doğruluğu pek zayıftır. Bir başka rivayete göre ise, Orhan Gazi Yeniçeri’yi kurduktan sonra [[Hacı Bektaş Veli|Hünkâr]]’ın Amasya taraflarındaki “Suluca Karahöyüğü” adındaki ikametgâhına giderek bütün asker hakkında onun hayır duasını almıştı. O da elinin birini bu askerlerden birinin başına koyarak: “Bunların ismi yeniçeri olsun. Cenâb-ı Hak yüzlerini ak, bazularını kuvvetli, kılınçlarını keskin, oklarını mühlik, kendilerini daima galip etsin,” diyerek dua buyurmuşlardı. [[Velâyet-nâme-i Hacı Bektâş-ı Velî|Vilâyetnâme]]’ye güvenildiği takdirde [[Hacı Bektaş Veli|Hünkâr]]’ın çok daha evvel göçtüğü ve bu rivayetin de gerçek olmadığı anlaşılıyor.<ref>Ahmet Râsim:, ''Resimli ve Haritalı Osmanlı Tarihi'', Cilt 1, Sayfa 53.</ref>
O devirlerin fikrî ürünler açısından en geniş alanını [[Babâîlik|Babâî]] ve [[Kalenderîlik|Kalenderî]] zaviyeleriyle birlikte daha birtakım tarikât pîrlerinin yuvaları teşkil etmekteydi. “Rûm abdalları”, “Horasan pîrleri” ve “Gaziyân-ı Rûm” gibi tabirlerin pek sıklıkla kullanılmakta olduğu eserlerden anlaşıldığına göre “[[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtıni]]ye” hareketlerinin yoğunlaştığı merkezin başında muhakkak cenkçi ve silâhşör kuvvetlerin hazır bulundurulmasıyla ikinci bir [[Babâîlik|Babâî]] katliamına mâni olma gayesinin güdüldüğü anlaşılmaktadır. İslâmî çevrelerde Bâtınî harekâtını düşmanca karşılayan bir devlet siyâsetinin ihtilâlleri en çok ordu kuvvetiyle ezdirdiğini ardarda tecrübelerle öğrenen “[[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtıni]]ye” dâîleri, [[Selçuklular]]’ın çöküşünden sonra, hükümetlerin oluşturacağı bütün ordu kuvvetlerinde yer almayı kararlaştırmıştı. [[Osmanlı Devleti]]’nin kuruluş aşamasında da [[Bâtınî]]ler, öncelikle askerî kuvvetlerin içerisinde yer almayı ihmâl etmediler.
[[Orhan Gazi]] devrinde tekke zihniyeti ile yoğurulmuş olan Sünnî âlimlerin içlerinde mutasavvıfa nazâriyelerini kabul edenler de mevcuttu. H. 731 / M. 1331 tarihinde İznik fethedildiğinde oradaki kiliselerden birkaçı câmi ve medreseye dönüştürülerek başlarına meşhur ''Kadı Ürmevî'' tilmizlerinden ve ''[[Sadreddin Konevi| Şeyh Sadr’ed-Dîn Konevî]]'' müntesiplerinden şeyhî gibi zâhir ve bâtın îlimlerinde birinci olan ''[[Davud-u Kayseri|Davûd-u Kayserî]]'' müderris olarak atandı. Halk kendisine bâtın îlimlerindeki ihtisasından dolayı büyük saygı ve sevgi beslemekteydi.
{{Ayrıca bakınız|Ebu'l Vefâ|Baba İlyas|Baba İshak|Babâîlik|Bâtınîlik}}
===== Osmanlılar üzerindeki Bektâşî etkisi =====
[[Orhan Gazi]]’nin cülûsuna kadar geçen süre zarfında kendilerini mutasavvıf olarak tanıtmış olan bazı babaların nüfuzları, bunların Osmanlı Devleti tarafından rehberlikleri kabul edilecek derecede artmıştı. [[Osman Gazi]]’ye elifli taç giydirdiği rivayet edilen [[Hacı Bektaş Veli|Hacı Bektâş]] ile [[Orhan Gazi]]’nin kardeşi Âlâ’ed-Dîn Paşa’nın [[Şeyh Edebali]] hankahına mensup birer derviş olmaları bu etkinin ne kadar kuvvetli olduğunun bir delilidir. Bu şiddetli tesirler neticesinde Osmanlı ülkelerinde [[Bektâşîlik]], [[Melamilik|Melâmîlik]], [[Hurûfîlik]] gibi [[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtın]]’îyye şubeleri kolayca yayılmaktaydı. [[Orhan Gazi]] tarafından bir velî olarak benimsenen “Key’alû Baba” Bursa’nın fethinde bulundu. Hâlbuki, Osmanlı Devleti kurulduğu ilk günden itibaren [[Sünnî]] bir devlet yapısına sahipti.<ref>Tahir Harimi Balcıoğlu, ''Mezhep Cereyanları – Anadolu [[Şiî]]liğinin çok mühim iki cephesi: [[Osmanlılar]] üzerinde [[Bektâşîlik|Bektâşî]] nüfuzu'', Sayfa 187, Ahmed Said tab’ı, Hilmi Ziya neşriyâtı, 1940.</ref> Buna rağmen Hoylu / Tokatlı [[Barak Baba|Burak Baba]]’nın Osmanlılar’daki benzeri olan bu Şiî dervişin Keremyan Emîri ile Turgut Alp’ın şeyhi olduğu bilinmektedir. [[Orhan Gazi]]’nin İnegöl ilçesini Key’alû Baba’ya “dirlik” olarak tahsis ettiği ve vefâtından sonra da mezarının üzerine büyük bir türbe inşa ettirdiğini “Şekayık” kaydetmektedir.<ref>İbn-i Hallikân Kenarı:, ''Şekayık'', Cilt 1, Sayfa 74.</ref>
{{Ayrıca bakınız|Şeyh Edebali|Hacı Bektaş Veli|Barak Baba|Osman Gazi|Orhan Gazi}}
===== Şîʿa-i Bâtın’îyye tekkelerinin teftişi =====
Selçuklular’ın sarayında mevki sahibi olan “Baba Merendi” adında ki Azerî bir Şiî dervişi Sultan Âlâ’ed-Dîn’i kendine bağlamış ve daha sonra da “Sulucahöyüğe” yerleşerek Kırşehir hâkimi Nûr’ed-Dîn Bey’i kendi nüfuzu altına almayı başarmıştı.<ref>''Ak Şems’ed-Dîn Vilâyetnâmesi''.</ref>
Bu devirde [[Hacı Bektaş Veli]] hankahının kurulduğu yerde daha birçok “[[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]]” akideleri yaymakta olan ve Türk aşiretleri arasında fa’aliyetlerde bulunan dâîlerin sayısı da epeyce artmıştı. Bunun üzerine [[Baba İlyas]] bendegânından olan Hind ve Çin’den gelmiş bazı ârif geçinen “[[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]]” Babaları’nın hâllerini denetlemek üzere memurlar atanmıştı. Kendilerine kisvetlerinin aslı ve bid’atlerinin faslı sual edildikten sonra cevap vermekten âciz olan torlakların çırağları söndürülmüştü. [[Baba İlyas|Baba İlyas Horasanî]] hulefasından Geyikli Baba’ya İnegöl mirlivası ve tımar sahiplerinden Turgut Alp mürid olduğundan dolayı lehine vermiş olduğu şehadeti neticesinde Geyikli Baba Sultan Orhan’ın iltifatlarına mazhar olmuştu.<ref>Hayrullah Efendi Tarihi, Cilt 3, Sayfa 80.</ref>
Sultan Höyüğü Vakfı’na ait olan bir cüz’ün kenarında, Geyikli Baba’ya vakfedilen emlâk arazisine padişahın yolladığı hediyelerin arasında iki küp te rakının kaydettirildiği tesbit edilmişti.<ref>Hüseyin Hüsamettin Efendi:, ''Amasya Tarihi''. <small>[Kirmastı’da Geyikli Baba adına yapılan zâviyenin vakfiyesinde padişahın küple rakı kaydettirdiği görüldü.]</small></ref>
 
==== Anadolu’daki Türkmen aşiretlerinin Rûmeli’ye nâkledilmeleri ====
== Hurûfîlik ve Hurûfîliğin Bektâşîlik üzerindeki etkileri ==
[[Orhan Gazi]] ve [[I. Murad|Murad Hüdâvendigar Han]] devirlerinde, Osmanlı Devleti sınırları içerisinde yurt tutan ve Moğol istilâlarına rast gelen zamanlarda dahi Osmanlı ülkesindeki varlıklarından şüphe edilmeyen “Keremyanlı”, “Afşarlı”, “Çavdırlı”, “Samagarlı”, “Varsak”, “Ulus”, “Beremyalı” aşiretlerinin Osmanlı Hükûmeti kararlarına sıkça muhalefet etme, boyun eğmeme, kendi başlarına buyruk yaşam tarzlarıyla bazı gaileler çıkarmakta oldukları ve tam bir bağımsızlık havasıyla hareket etme alışkanlıklarının arttığı bir devirde, Çelebi Sultan Mehmed Han Kilis civarından geçerken rastladığı ve kendilerine “Moğol Bekâyası” adı verilen konar göçer yirmi bin çadır halkından oluşan bir topluluk Rûmeli’ye geçirilerek [[Filibe]] yakınlarında “Tatar Pazarcığı” havalisinde iskân olunmuşlardı. [[II. Murad|İkinci Murad Han]] devrinde de [[Ragusa Cumhuriyeti]] ile varılan uzlaşma üzerine Sadr’âzam Halil Paşa’nın aldığı altmış bin esir de Anadolu’ya nakledilmek suretiyle bu Türkmen aşiretleriyle mübadeleye tâbi tutulmuşlardı. [[Bâtınî]] babalarının telkinleriyle aşılanmış olan bu kabileler, “Rûmeli Şîʿa-i Bâtın’îyyesi” tarafından temsil edilen birçok [[tarikât]]ın oluşumuna vesile oldular.<ref>Hayrullah Efendi Tarihi, Cilt 7, Sayfa 82.</ref>
 
=== Timur İmparatorluğu devrinde “Şîʿa-i Bâtın’îyye” hareketleri ===
Sultan Ebû Said Bahadir Han’ın iktidardaki yeteneksizliğinden kaynaklanan huzursuzluklar ve İlhanlılar’a tâbi ülkelerde ortaya çıkan siyâsî çalkantıların sebepleri arasında [[Şiî]] dâîlerin çok önemli rolleri mevcuttu.<ref>Hâfız Ebrû, ''Zübbet’ût-Tevârih''.</ref>
 
==== Sünnî Timur hükûmetinin oluşumu ====
Hükûmet-i Gürgân’îyye’nin kurucusu olan Timur’un tarih sahnesinde yer alması altıncı ve sekizinci hicrî asırlar arasında resmî himâyeler altında rahatlıkla hareket etmekte olan [[Şia|Şîʿa]]-i Bâtın’îyye dâîlerinin fa’aliyetlerine cok ağır bir darbe indirmiş oldu. Timur’un [[Maveraünnehir|Maverâünnehre]] kurduğu bu hükûmet bilâkis [[Sünnî]]lere yardımcı oldu.
 
===== Timur’un tasavvufî eğilimleri =====
Timur hükûmetinin Sünnî olmasına rağmen Şiîliğin etkileri altında uzun süredir yaşamış olan bu muhitler kendilerini ayni akidelerin tezahürlerinden kurtaramamaktaydılar. Bu nedenle bizzat Timur bile tasavvufî eğilimlerle tanışmıştı. Devrin büyük sofuları arasında yer alan Semerkand şeyhlerinden “Şeyh Üryan” ve “Şeyh Zekeriyya” adındaki zatların ayaklarına kadar gidip onlardan himmet talebinde bulunmuştu. Hattâ büyük Tataristan hanı Toktamış Timur’a saldırdığında, Timur yanında bulunan sâdattan İmam Berke’nin duasını aldıktan sonra hücuma geçmiş ve Tataristan’ı fethetmişti. Bu arada Ermenistan Kralı Gorkin’i de sulha bağlayarak H. 806 / M. 1404 yılında Karabağ’a döndü.
Timur’un oğlu Mirza Mehmed Sultan’ın Anadolu’da vefât etmesi üzerine taziyete gelen İmâm Berke’nin de kısa bir süre sonra irtihali üzerine Timur derin bir kedere boğuldu. İki sene sonra Çin üzerine başlattığı büyük sefere başladığı anda Seyhun nehrini geçtiği, Çin sınırına yaklaştığı ve Otrar’a vardığı anda H. 807 / M. 1405 yılında vefat etti. Mumyalanan cesedi Semerkand’da İmâm Berke için yaptırmış olduğu türbeye defnolundu.<ref>Timur, ''Tüzükât''.</ref>
 
===== Fatih ve Yavuz’daki benzer tasavvufî i’tikatlar =====
Sâdatta, mânevî mevkîlerinin yüksek olduğuna inanılan şöhret sahibi zevata saygı gösterilmesi ve hâyır dualarının alınması o devirlerde yaşayan hükümdarların çoğunda hâkim bir i’tikaddı. [[Fatih]]’in İstanbul seferinde [[Hacı Bayram Veli]] halifelerinden [[Akşemseddin|Ak Şems’ed-Dîn]]’e gösterdiği hürmet ve iltifat tüm ayrıntılarıyla tarih kitaplarında bahsedilmektedir. Hattâ [[Yavuz Sultan Selim]], Mısır seferine giderken Şam’da Câmii Emevî’de inzivâ yaşantısı sürdüren Şeyh Muhammed Bedahsî’yi Kadıasker Câ’fer Çelebi ile birlikte ziyâret ederek himmet dualarını niyâz etmişlerdi.<ref>''Tac’ût-Tevârih''.</ref>
 
==== Timur’da “Hanedân-ı Alevîyye” sevgisi ====
Bilûmum tarikât mensuplarında mevcûd olan ''Alevîlik duygusu'' Timur’da da tüm kuvvetiyle yaşıyordu.<ref>İbn-i Arab Şâh, ''Acâib’ûl-Makdur''.</ref>
Haleb’e geldiğinde huzuruna giren âlimlere [[Hazreti Ali]] ve Muaviye’den hangisinin haklı olduğuna dair bazı sorular yöneltmişti. Şam’ı feth ettiğinde aralarında müverrih [[İbni Haldun]]’un da bulunduğu bütün âlimler kendini istikbal ettiler. Timur ahâliye karşı çok haşin davranmıştı. “Şamlılar Âli Muhammed’e ve [[Hazreti Ali]]’ye zulmeden [[Emevî]] halifelerinin tarafını tuttuklarından dolayı bugün “Hak Tealâ” onların o vakit işlemiş oldukları cinâyetlerini cezalandırıyor,” demişti.<ref>İbn-i Şahne, ''Ravzât’ûl-Menazır''. <small>[Emirî Kütüphanesindeki yazma nüsha, No: 2311].</small></ref>
Tüzükât’ın çok önemli bir faslında “[[Ali bin Ebu Talib|Ali bin Ebâ Tâlib]] Merkedî’nin bulunduğu havaliye çok itinâ ederdim. [[Kerbela|Kerbelâ]] ve Bağdat taraflarını [[Hüseyin bin Ali|İmâm Hüseyin]], [[Abdülkâdir Geylânî|Abd’ûl-Kâdir-i Geylânî]], [[İmam-ı Azam Ebu Hanife|İmâm-ı A’zâm Ebû Hanîfe]] ve diğer din adamlarının hatırı için çok severdim. Sazi arazisini ve diğer bazı şehirlerin varidâtı [[Musa el-Kâzım|İmâm Mûsâ el-Kâzım]], [[Ali Naki|İmâm Muhammed Nâkıy]], [[Salmân-ı Fârisî]] mezarlarına mahsustur. Tûs havalisi varidâtı [[Ali er-Rıza|İmâm Ali bin Mûsâ]] mezarına aitti,” diyor.<ref>''Tüzükât-ı Timur''.</ref>
 
==== Timur’un Bâtınîliğe karşı hasmiyane tavrı ve Bâtınîler aleyhine uyguladığı sert önlemler ====
Timur’un Hânedan-ı [[Ehl-i Beyt]]’e karşı beslediği derin muhabbetlerini ifade eden hareketleri yine de [[Sünnî]]liğin sınırlarının dışına çıkmıyordu. Bunun bir neticesi olarak, [[Mazenderan]] vilâyetindeki “[[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınî|Bâtın’îyye]]” hareketlerini sevk ve idare eden Seyyid Kıvâm’ed-Dîn Mer’aşî’nin Oğulları H. 794 / M. 1392 yılında Timur tarafından tardedildiler. “[[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınî|Bâtın’îyye]]” mensuplarının sığındıkları tüm kaleler tahrip edilerek bilumum dervişleri Harezm ve Taşkent’e sürüldüler. Mahan, Âmül ve Sari yörelerinde ele geçirilen Bâtınîler de i’dam edildiler. Bir sene sonra da İsfahan civarındaki “[[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınî|Bâtın’îyye]]” taraftarları ayni cezalara çarptırıldılar.
 
===== Timur’un Anadolu’daki Şiî Türk aşiretlerini Tûran’a tehciri =====
Timur’un [[Ankara Savaşı]]’nda [[Osmanlı Ordusu]]’nu mağlûp etmesi neticesi buralara iskân edilmiş olanTürk aşiretleri Timur’un oğlu “Mirza Cihan Muhammed” ve ümeradan “Şeyh Nur’ed-Dîn” tarafından kuşatıldılar. Timur, “Sizi asıl vatanınız olan Tûran’a geri götüreceğim”, dedi. “Mihan Hicreti” esnasında [[Caber Kalesi|Câ’ber Kalesi]]’nde Kayı Han’lılarla beraber “Yurger”, “Koson”, “Kış Timur”, “Varsak”, “Kara İsâ”, “Arez”, “Gündüz” adındaki [[Ertuğrul Bey]]’den ayrılmış olan aşiret beyleri Çukurova’da yurt edinmişlerdi. Selçuklular’ın ilk Anadolu istilâlarıyla yürüyen ve iki yüz seneden daha uzun bir süredir buralarda yaşamakta olan “Varsak”, “Ulus”, “İbramyialı”, “Kılaz”, ve “Kubaş” gibi daha birçok kabileler büyük telâşa kapıldılar. İçlerinde Timur’un bu önerisini kabul etmeyen aşiretler, cebren Tûran’a göç etmeye zorlandılar. Bu tehcirden kaçmaya muvaffak olanalar ise Uç Anadolu’ya doğru ilerlediler. Timur Kütahya’dan otağını Gürcistan’a taşıyana dek de yerlerini hiç değiştirmediler.< ref>Müneccim Başı, Cilt 3, Sayfa 314.</ref>
 
===== Timur’un tehcire tâbi tuttuğu Alevî aşiretlerin yurtlarına geri dönmeleri =====
H. 807 / M. 1405 yılında Timur’un vefât etmesi üzerine Tûran’a nakledilmiş olan Alevîler de Harezm’e geldiler. İki yıldan daha uzun bir süre bu muhitlerde kaldıktan sonra ise döne dolaşa Osmanlı topraklarına geri geldiler. Oralarda konup göçleri enasında binbir türlü değişik akidelerin etkisi altında kaldılar. Selçuklular devrinden beri süregelen [[Şiîlik]] telkinlerinin tesirleriyle pürüzleşmiş olan âkideleri Harezm ülkesinde kaldıkları zaman zarfı içinde tamamıyla bu mezhebin nüfuzu altına girmeleriyle en son hâlini aldı. Dokuzuncu Hicrî asırda, Harezm’den Anadolu’ya geri dönen bu aşiretlerin yerleştikleri muhitlerde “[[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınî|Bâtın’îyye]] Babaları” bir hâyli nüfuza sâhip bulunuyorlardı.
 
==== Timur’un irtihalinden sonraki dönemde “Şîʿa-i Bâtın’îyye” hareketleri ====
Dokuzuncu hicrî asırda birçok “[[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınî|Bâtın’îyye]] mensûpları” İsfahan ve havâlisinde olanca güçleriyle fa’aliyetlerini sürdürmektelerdi. Anadolu’nun aldığı siyâsî manzaralar nedeniyle Şiîler en ziyade mesailerini Anadolu’daki Türk aşiretlerinin arasında devam ettirmekteydiler.<ref>''Ravzat’ûs-Safa'', Cilt 6, Sayfa 99.</ref> Bazı Babâî Dervişleri bu âkideleri yaymak maksadıyla Türk boyları arasında dolaşmağa devam etmektelerdi. Bilhâssa halkın sade şiirler karşısında gösterdiği heyecanlı eğilimlerden güç alan Babâîler, bu cephenin geliştirilmesine titizlikle özen gösterdiler. Şeyh Kûceci Tebrizî gibi tasavvufa bürünen şâirler<ref>''Tezkere-i Devlet Şâh'', Sayfa 31.</ref> ve Baba Kemâl Hûcendî’nin mânevî destekleriyle güçlenen Şiîler, Şeyh Sâfî’ûd-Dîn-i Erdebilî’nin de büyük nüfuzunu arkalarına alarak Anadolu’nun dört bir yanını kuşatmayı başardılar.
 
===== Şîʿa’nın resmî devlet mezhebi haline dönüşmesi =====
On dördüncü asırda, “Ali bin Şehâb’ed-Dîn-i Hemdânî” ve “Lûtf’ûl-Lâh Nişaburî” ile Hurûfîliğin kurucusu olan “Fadl’ûl-Lâh Ester-Âbâdî” Anadolu’da Râfizîliğin yayılmasında en etkin rolü oynayan şahsiyetlerin başında gelmektelerdi. Sünnî Timur Hükûmeti’nin varisi olan “Şâhrûh” uygulamaya koyduğu en şiddetli tedbirlere rağmen bu cereyanın önünü almakta bir başarı sağlayamıyordu. Sonunda, H. 857 / M. 1453 yılında İran’daki dînî hâkimiyet bilumum “[[Şia|Şîʿa]]” [[mezhep]]lerinin üstünlüğü altına girdi. [[Safeviye Tarikatı|Safev’îyye Tarikâtı]] pîri ve [[Somuncu Baba|Şeyh Hâmid Hâmid’ûd-Dîn-i Aksarayî]]’nın da [[mürşid]]i olan Hoca Âlâ’ed-Dîn-i Âli’nin oğlu, “Şeyh Şâh” nâmıyla ünlenen “Şeyh İbrahim” de [[Şia|Şîʿa]]’nın “[[İmamiye-i İsnaaşeriye|İmamiye-i İsnâ‘aşer’îyye]]/[[Onikicilik]]” [[mezheb]]ini resmen kabul etti. Bilhassâ Keyumers’in girişimleri neticesinde Rüstemvârlar’ın hâkimiyetleri altında bulunan bölgelerde [[Şiîlik]] tam mânasıyla resmîyyet kazandı.<ref>''Ateşgede'', Sayfa 346.</ref>
 
===== Şiîlik propagandasının Anadolu’da Alevîlik üzerinde yarattığı etkiler =====
Seyyid Kâsım Envar’in neşriyât alanında yürüttüğü kuvvetli [[Şiîlik]] propagandaları ve bütün müridleri aracılığıyla gerçekleştirdiği şiddetli etkiler, Sünnî Hükûmet-i Gürgânîye’yi çok güç durumlara düşürmüştü. Şâhrûh’a süikasd tertiplemiş olan “Ahmed Lûr” ile Fadl’ûl-Lâh Ester-Âbâdî’nin hemşirezâdesi olan “Hoca Adud’ed-Dîn” de Seyyid Kâsım Envar’in müridlerindendi. [[Şiîlik]]’ten ortaya çıkan yeni mezhepler arasında bulunan “[[Hurûfîlik]]” te yine bu ekibin yoğun gayretleri sayesinde zuhur etmişti.<ref>''Ravzat’ûs-Safa''.</ref>
“Seyyid Ni'met’ûl-Lâh Gürgânî” ile “Seyyid Ali Hemedânî” müridleri bilhassa İran ve Azerbeycan yolu üzerinden bu âkideleri etrafa yayarak Anadolu’ya gelmekteydiler. Seyyid Ali Hemedânî’nin [[Baba Haydar|Kûtb’ûd-Dîn Haydar]] hakkındaki medhiyelerinin dillerde dolaştığı bu devirde Anadolu’ya göç eden Seyyid Kâsım Envar’in müridleri Anadolu’da hem rağbet görmekte, hem de halkın teveccüh ve yüksek iltifatlara mazhar olmaktaydılar.<ref>''Ravzat’ûs-Safa,'' Cilt 6, Sayfa 324.</ref>
{{Ayrıca bakınız|Şiîlik|Nimetullahi Tarikatı|Nesîmî|Hurûfîlik|Bektaşilik Tarikatı}}
== Hurûfîlik – Bektâşîlik Tarikâtı ve Kızılbaşlık – Safevîlik Tarikâtı ==
{{ana|Hurûfîlik|Bektaşilik Tarikatı|Kızılbaşlık|Safeviye Tarikatı|Safevî Devleti}}
=== Hurûfîlik ve Hurûfîliğin Bektâşîlik üzerindeki etkileri ===
{{ana|İbahilik|Hurûfîlik|Hülul|Bektâşîlik|Tenasüh}}
[[Hurûfîlik]] akımı İranlı bir [[Şiî]] mutasavvıf olan “Fadl’Allah Ester-Âbâdî” tarafından kuruldu. Helep sınırlarından Batı Anadolu’ya doğru hareket eden Hurûfîler [[Nesîmî|Seyyid Nesîmî]]’nin H. 820 / M. 1417 yılında Halep’te i’damından sonra Irak’tan Azerbeycan’a, ve oradan da Doğu Anadolu’ya kadar olan bölgelerde Hurûfîliği yaydılar.<ref>Keşf-ûz’Zû''Keşf’ûz Zû-Nûn'', Cilt 1, Sayfa 401.</ref> [[Nesîmî]]’nin Divânı ve menâkıbnâmesi birçok mutasavvıf için iyi bir kaynak ve sermaye teşkil etti. [[Hülul|Hulûl]] ve ilhad ile ayni âkıbeti paylaşmış olan [[Hallâc-ı Mansûr]] da [[Nesîmî]] ile ortak bir âkidenin kurbanı olması nedeniyle Hurûfîlerce yüceltilmektedir. Aslen [[İbahilik|İbâh’îyyûn]] olan Hurûfîler, ayni zamanda [[Mücessime]]’den olduklarından ötürü [[Allah]]’ı cisim olarak, [[Bâtınî]]liğin esas umdesi olan [[hülul|hulûl]]e olan inançları nedeniyle de “Fadl’Allah Hurûfî” şeklinde tecelli ettiğine i’tikat ederler.<ref>İbn-i Hacer: Enbe-ül’Gumur. [Köprülü Mehmet Paşa Kütüphanesi, No: 1005-1009].</ref>
 
==== Hurûfîler’in Hacı Bektâş dervişleri arasına sızması ====
H. 796 / M. 1394 yılında [[Hurûfîlik]] akımının kurucusu “Fadl’Allah Yezdânî” i’dam edilince, başta damadı Ali-ûl-A’lâ olmak üzere Hurûfîler’in çoğu Kırşehir’deki Hacı Bektâş Dergâhı’na sığındılar. Böylece Hurûfîliği Kırşehir’de Hacı Bektâş Tekkesi’nin yoldaşları arasında Hünkâr’ın tâlimatı diyerek yaymaya başladılar. H. 822 / M. 1419 yılında vefat eden ve kendisini Hacı Bektâş’ın hâlifesi olarak tanıtan Ali-ûl-A’lâ adındaki bu hurûfî babasının bütün tâlimatı günümüzdeki Bektâşî inanışlarıyle tam bir ittihad göstermektedir. Aynı zamanda bu tarikâta, ''“Âşık”'' adı verilen ellerinde saz ve koltuklarında şarap tulumbaları taşıyan şahsiyetleri getirenler de Hurûfîler’dir.<ref>Hoca İshak Efendi:, Kâşif''Kâşif’ül-ül’EsrârEsrâr''.</ref><ref>Clement Huart:, ''Gibb Külliyatı'', Cilt 9.</ref>
 
==== Hurûfî – Bektâşîliğin Bâtınîler ile ortak yanları ====
Bektâşîliğin bütün an’anesi [[Şeyh Bedreddin|Bedr’îyye]], [[Kalenderîlik|Kalender’îyye]], ve diğer “[[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]]” mezhepleriyle ortak bir cephe arzetmektedir. Fadl’Allah Hurufî’nin Bektâşî öğretisi içine yerleştirmeyi başardığı âkaidin hâkim olduğu yörelerde vaktiyle Şeyh Halife ve Hasan Cevrî’nin müridleriyle diğer Şiî Babalar tarafından serpiştirilmiş birçok i’tikatlar mevcuttu. “[[Bektaşilik Tarikatı]]” Hurûfî tesirlerine maruz kaldıktan sonra, Hurûfîliğin inanış ve kuramları hakkındaki esasları içeren Fadl’Allah Yezdânî’nin Câvidannâme’si, Şeyh Sâfî’nin Hakikâtnâme’si, Ali-ûl-A’lâ’nın Mâhşernâme’si, Emîr Gıyâs’ed-Dîn’in Üstüvânâme’si, Frişte Oğlu’nun Ahiretnâme’si ve yine bu konuda yazılmış olan Aşıknâme, Hidâyetnâme, Mukaddeme’t-ûl-Hâkayık, Muharremnâme-i Seyyid İshâk, Nihâyetnâme, Tûrabnâme, Miftâh’ûl-Gayb, Tuhfet’ûl-Uşşak, Risâle-i Nokta, Risâle-i Hurûf, Risâle-i Fazl’ûl-Lah, ve Viran Abdal risalesi<ref>Bu risalelerin önemli bir bölümü Gibb kolleksiyonunda “Clement Huart” tarafından yayınlanmış ve “Rıza Tevfik” tarafından bir ''Mukaddime'' yazılmıştır.</ref> gibi eserler Bektâşî canlarının üstâdları tarafından hürmetle eller üstünde tutulmaktadır.
 
===== Hurûfî – Bektâşîliğin i’tikadî kimliği =====
Bütün “[[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]]” kollarında olduğu gibi Bektâşîler de kendi içlerinde mürid, baba, dede baba gibi ayrı ayrı rütbelere hâiz bazı basamak ve makâmlara bölünmüşlerdir. Çeşitli din ve âkidelerin serpilmiş tohumlarından pek çok örnekler ihtiva ettiği gibi bir ucu Hind felsefesine dayanan [[tenasüh]] ve [[Hülul|hulûl]]e inanmak ve tüm canlı mahlûkâta karşı aşırı saygı duyguları beslemek Bektâşiliğin ana ilkeleri arasında yer alır. Bektâşî İlâhiyâtı [[Vahdet-i Vücud]]un neff-i vücuda kadar vardığı gibi Hristiyanlık ile de ortak tarafları mevcuttur. İslâmiyet’in ruhbaniyet ve keşişliğe şiddetle muhalefet etmesine karşın Bektâşîler de tam aksine evlenmenin aleyhine tavır alır, ve alâmeti tecrit olarak ta [[Balım Sultan]] türbesinin eşiğinde kulakları doldurarak Menkûş takmak en yüksek [[Tevella|Tevellâ]] ve [[Teberra]]’yı ifade eder.<ref>Tahir Harimi Balcıoğlu, ''Mezhep Cereyanları – Anadolu [[Şiî]]liğinin çok mühim iki cephesi: [[Bektâşîlik]] meratibi ve i’tikadî hüviyeti'', Sayfa 191, Ahmet Sait Matbaası, 1940.</ref>
{{Ayrıca bakınız|Tevella|Teberra|Balım Sultan|Tenasüh|Hülul}}
===== “Hând Hasan” ve Bâtınîler tarafından İslâmî ibâdetlerin ilgâsı hâdisesi =====
H. 579 / M. 1189 yılının Ramazan Ayı’nın On Yedinci günü “Kıyâm-ı Kıyâmet” adıyla anılan “Hând Hasan,” [[Alamut|Elemût – Belde’t-ül’İkbâl]]’de yapılan büyük merâsimde bütün dinî tekliflerin tamamiyle ilga edildiğini ilân etti. Verdiği beyânatta: ''“Ben İmâm-ı Zamân’ım, emir ve neyh’e ait ne kadar tekâlif mevcutsa hepsini lağvettim. Halk Bâtınen hüdâya merbut kalmalı, Zâhirde ise tamamen hürdür.”''<ref>Tahir Harimi, ''Naklî İlimler Tarihi – [[İran]] Bâtınîleri[[Bâtınî]]leri''.</ref>
[[Kur'an-ı Kerîm]]’de anlaşılan mâna zâhirî değil [[bâtınî]]dir. Böylece, “Bâtınîler” bütün dinî kayitleri ve hattâ içtimaî yükümlülükleri dahi istinasız kaldırıp atmışlardır.<ref>[[Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed el-Birûnî|Ebû Reyhan Birunî]]:, ''El’âsar ül-Bakîyye''. [Bayezid Umumî Kütüphanesi, el yazması nüsha.]</ref> Bu husustaki “[[Sabbahiyye|Melâhide]]-i [[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]]” i’tikatı bütün “[[Hurûfi]]–[[Bektaşi]]ler” tarafından da aynen paylaşılmaktadır. [[Hurûfîlik]]’te ise sadece haftada iki rek’at [[Cuma Namazı]] farzı kabul edildikten sonra geri kalan diğer ibâdet hükümlerinin tamamı ve bütün İslâmî mevzuatlar lağvedilmiştir.<ref>Tahir Harimi Balcıoğlu, ''Mezhep Cereyanları – Hurûfîliğin esas âkaidi'', Sayfa 199, Ahmet Sait Matbaası, 1940.</ref>
{{Ayrıca bakınız|Bâtıni|Alamut Devleti|Sabbahiyye|Dürzîlik|Nusayrîlik}}
=== Kızılbaş ve Safevîler ===
{{ana|KızılbaşlarSafeviye Tarikatı|Şeyh Cüneyd|Şeyh Haydar|Kızılbaşlar|Şah İsmail Hatai|Safevî Devleti}}
[[Şah İsmail Hatai]]’nin himâyesi altına almak istediği ''“Anadolu Alevîleri”'' [[Çaldıran Savaşı]] esnasında [[Safevîler]]’e destek vermişlerdi. Alevîler’in [[Safevî]] ordusuna yolladıkları bu askerler kafalarına [[Şah İsmail]]’in babası [[Şeyh Haydar]]’ın icâdı olan ve [[On İki İmam]] inancını anımsatmak maksadıyla da ''“Kızıl renkli kumaş ile sargılanmış – On İki kıvrımı hâiz mihverler”'' takmalarından ötürü ''“[[Kızılbaş]]”'' olarak anılmışlardıradlandırılmışlardır.
{{Ayrıca bakınız|SafeviyeAkkoyunlu|Safevî TarikatıDevleti}}
==== Kızıllar ''(Muhammira)'' Mezhebî’nin kökenleri ====
Muhammira“Muhammira ''(Kızıl-Giyinenler Fırkası),'' Mezhebi”, El-Mukannaʿîyye, [[Babek Hürremi|Hürremdîn’îyye]] ve Kûl’îyye gibi aslen ''“[[Mazdek]]çî”'' olan fırkalar tarafından oluşturulan mezhepmezheplerin mensuplarını tanımlamak içintanımlamada kullanılan ortak bir ortak üst kimlik tâbirdirtâbiriydi. [[Babek Hürremi|Hürremdîn’îyye Mezhebi]] ise aslen Azerî ve Türkmen boylarından oluşan “[[Babek Ayaklanması|Bâbek’îyye]]” ve “Mâzyâr’îyye” fırkalarından müteşekkildi. ''[[Ebu Müslim Horasani|Bû’ Müslim’îyye]], Muhammira, ve İshâk et-Türk’îyye'' gibi hep Türkler’den oluşan bu mezheplerin tamamı “Rizâm’îyye” mezhebinin uzantıları olup “Riyâh’îyye” fırkası ile birlikte hep Râvend’îyye’nin taraftarlarından müteşekkil olan mezheplerdi. Bu mezheplerin hepsinin ortak yanlarıysa i’tikaden [[Mücessime]]’den olmaları ve “Muhtâr’îyye”, “Hâşim’îyye”, “Kebr’îyye” mezhepleri gibi [[Köktendincilik|Ghulat]]-i [[Şia|Şîʿa]]’dan olan ve [[Hazreti Ali]]’nin oğullarından Muhammed bin Hanefîyye’nin ulûhiyetini esas alan “[[Keysanîyye|Keysân’îyye]]” mezhebinden türeyen kollar olmalarıydı.<ref>Mustafa Öz, ''Mezhepler Tarihi ve Terimleri Sözlüğü,'' Ensar Yayıncılık, İstanbul, 2011. <small>''([[Keysanîyye|Keysân’îyye]] (Muhtâr’îyye/Keysân’îyyet-ûl-Hullas, Hâşim’îyye (Harb’îyye, Muâv’îyye/Cennâh’îyye (Hâris’îyye), Beyân’îyye), Râvend’îyye (Rizâm’îyye ([[Ebu Müslim Horasani|Ebu Müslim’îyye]] (Sinbâz’îyye, Berkûk’îyye, Havâl’îyye), Muhammira (Mukannaʿîyye, [[Babek Hürremi|Hürremdîn’îyye]] ([[Babek Ayaklanması|Bâbek’îyye]], Mâzyâr’îyye, [[Kızılbaşlar]]), Kûl’îyye), İshâk et-Türk’îyye), Riyâh’îyye), Kebr’îyye) [[Mezhep]]lerileriyle alâkalı maddelerimaddeler).''</small></ref>
{{Ayrıca bakınız|Keysanîyye|Ebu Müslim Horasani|Babek Hürremi|Babek Ayaklanması|MazdekMazdekçilik}}
==== Akkoyunlu Şiî Hükûmeti devrinde Anadolu’da Alevîlik hareketleri ====
== Şîʿa-i Bâtın’îyye’nin günümüzde fa’aliyetlerini sürdürdüğü yerler ==
Sekizinci hicrî asırda Anadolu hemen hemen tamamıyla Şiî bir hüviyete bürünmüştü. Harezm’den geri dönen aşiretler, asırlar boyunca çeşitli mezhep mücadelelerinden bitâp düşmüş bir çevrenin sâhip olduğu i’tikadları da beraberlerinde getirmişlerdi. İlhanlılar’ın yıkılması ve Moğol saraylarında yaşayan Şiî ulûlarının buralardan tardedilmelerinden sonra Diyâr-ı Bekir Türkmen Beyliği’nin oluşumuna kadar geçen süre zarfında bu aşiretler bağımsız olarak yaşamlarını sürdürmüşlerdi.
{{ana|Bâtınîlik|İsmâilîlik|Nizarîlik|Dürzîlik|Nusayrîlik}}
Diyâr-ı Bekir Türkmen Beyliği’nin [[Akkoyunlu]] aşireti tarafından kurulması üzerine [[İlhanlı]] ve [[Moğol]] saraylarını terk eden [[Şiî]] âlimleri bu topraklara sığındılar. Çünkü [[Akkoyunlu]] Hükûmeti [[Şiî]]liği resmî mezhebi olarak kabuletmişti. H. 837 / M. 1434 tarihinden sonra [[Şiîlik]] olanca gücüyle [[Anadolu]]’daki intişarına devam etmekteydi. H. 892 / M. 1487 yılında [[Karakoyunlular]] [[Akkoyunlular]] tarafından mağlûp edilince ülkeleri ellerinden çıktı. Bilâhare [[Akkoyunlular]] da H. 907 / M. 1502 tarihinde Nahçivan civarında [[Şah İsmail Hatai]] ile giriştikleri meydan muharebesini kaybederek tarih sahnesinden silindiler.
Günümüzde, [[Fâtımîler]]’in zuhurundan hemen sonra hem İslâm hem de ecnebî ülkelere yayılarak her tarafa kol budak salan aynı [[Bâtınîlik]] Teşkilâtı’nın parçalarını oluşturan, gizli bir cephe taşıyarak islâm i’tikatları arasında yaşamlarını halâ çeşitli yörelerde farklı isimler altında idâme ettiren, ve “[[Bâtınî]]ler” ''([[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]])'' adı altında sınıflandırılan bilûmum mezhepler, [[Hindistan]], [[Afganistan]], [[İran]], [[Türkistan]], [[Arabistan]], [[Yemen]], [[Irak]], [[Suriye]] ve [[Anadolu]]’da yaşamaktadırlar.
{{Ayrıca bakınız|Akkoyunlular|Karakoyunlular}}
Bugün, [[Türkiye Cumhuriyeti]] hudutlarından sürülerek dışarıya çıkarılmış olan gizli tarikât ve mezheplerin üyeleri diğer ülkelere yerleşmişlerdir. Örneğin, Hacı Bektâş ocağı canları Arnavutluğa göç ettikleri gibi diğer gizli cemiyetlerin tamamı da lağvedilmiş ve fa’aliyetten men edilmişlerdir.
==== Şiîler’in kurduğu Safevî Hükûmeti devrinde “Şîʿa-i Bâtın’îyye” hareketleri ====
{{Ayrıca bakınız|Nakşbendiyye|Halvetiyye|Bayramiyye|Rufâîlik|Bektâşîlik}}
[[Akkoyunlular]] çökmesi üzerine [[Şah İsmail Hatai|İsmâil Safevî]] önce [[Tebriz]]’i kendisine payitaht edindi ve sonra da buradan İran’ın tamamının fethine başladı. Dokuzuncu hicrî asrın [[Şiî]]’ûl-[[Mezhep]] [[mutasavvıf]]ları arasında seçkin bir yere sâhip olan “Hoca Ahmed Hitlânî” ve onun baş müridi olan “Seyyid Muhammed Nûrbahş” [[Safevîler]]’in ortaya çıkmasında çok mühim gayretler sarfederek başlıca rolü üstlendiler.
{{Ayrıca bakınız|Safeviye Tarikatı|Safevî Devleti}}
===== Nûrbahş’ın Mehdi ilân edilmesi hadisesi =====
Nûrbahş’ın Mehdiliğini ilân ederek büyük bir ihtilâlin çıkmasına sebebiyyet veren “Hoca İshâk Hitlânî” Timur’un oğlu “Şahrûh” tarafından i’dam edilirken, o sıralarda henüz bulûğ çağına ermemiş bir çocuk olan “Nûrbahş” i’dam edilmemişti. Şehriyâr köylerinden Sulfan’da ikâmet eden, hattâ H. 871 / M. 1467 yılında Hindistan’a “Mevlâna İmad’ed-Dîn” adında bir de dâî göndermiş olan “Nûrbahş”, H. 889 / M. 1484 tarihine kadar hiç aralıksız [[Şiîlik]] propagandalarıyla meşgul olmuştu. Nûrbahş’ın vefâtı üzerine bütün varını yoğunu ayni dâva uğruna harcayan “Şems’ed-Dîn Muhammed Ceylânî Lâhcı” yerine geçti. Hattâ [[Şah İsmail Hatai|İsmâil Safevî]] [[Şiraz]]’ı feth ettiğinde kendisini ziyâret ederek himmet dualarını almıştı.
{{Ayrıca bakınız|Şah İsmail Hatai}}
===== Nûrbahş’îyye Tarikâtı devrinde “Şîʿa-i Bâtın’îyye” hareketleri =====
[[Şiî]]liği tamim etmekle ünlü “Nûrbahş’îyye Tarikâtı”, “Seyyid Kâsım Feyiz Bahş” tarafından İran’da kuruldu. Dokuzuncu hicrî asırda Hindistan’a kadar yayılan bu [[tarikât]] tamamıyla [[Bâtınî]] bir simâ arzetmekteydi. Bunun müridlerinden Keşmir taraflarına dâî olarak atanan “Mîr Şems’ed-Dîn Irakî de tam bir “[[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]]” mensubuydu. Horasan, Azerbeycan, İran, Irak hudutlarından Anadolu’ya giren Nûrbahş’îyye Tarikâtı dervişlerinin gayretleriyle Sufiler, hükûmetlerinin temeltaşlarını atmağa muvaffak oldular.
{{Ayrıca bakınız|Nimetullahi Tarikatı}}
===== Devrin meşhur “Şîʿa-i Bâtın’îyye” mübeşşirleri =====
Bu devrin [[Bâtın]]’ûl-[[Mezhep]] şairlerinden Emîr Şahı, Sebnervâri ile, [[İmamiye Şiası]]’ndan Hasan Sebzvârî’nin H. 854 / M. 1450 tarihinde [[Ali er-Rıza|İmâm Rıza]] hakkında inşad ettiği medhiyeler sayesinde şöhret kazanan [[Şiî]]ler’den “Fahr’ed-Dîn Evhadi Müstevfî”, “İbn-i Hüssâm”, “Baba Sevdâî”, “Kâtibî”, “Nerşizî”, ve “[[Nesîmî]]” müridleri [[Şiî]] zümrelerin sayılmağa değer mübeşşirleri arasında yer almaktaydılar.<ref>Tahir Harimi Balcıoğlu, ''Türk Tarihinde Mezhep Cereyanları – [[Şiî]]ler’in Safevî Hükûmeti ve büyük Şiî misyonerleri,'' Sayfa 172, Ahmed Said Matbaası, Kanaat Kitabevi, 1940.</ref>
{{Ayrıca bakınız|Bâtınîlik|Javad Nurbakhsh}}
== <small><u>Alevîliği’nin gelişmesinde etkin rôl alan şahsiyetler ve alâkalı etkileşim grupları arasındaki yakınlıklar şeması</u></small> ==
{{ana|İslâmiyet|Safevîler|Kızılbaşlık|Câferiyye Şiîliği|Arap Aleviliği}}
{{soyağacı|:| | IBR |!| MBA | | IDR | | IMM | | ZDI | | HÜR |~| SİN | | |MBA='''Muhammed bin ʿAbd Allâh''' ''(Nefs’üz-Zekiyye)''|IBR=İbrahim bin ʿAbd Allâh|IDR='''[[İdris bin Abdullah|İdris bin ʿAbd Allâh]]<br />''[[İdrisiler]]'' ''' ''([[Zeydî|Zeyd’îyye]])''|IMM='''[[İmamîlik]]'''|ZDI='''[[Zeydî]]lik'''|HÜR='''[[Babek Hürremi|Hürremîlik]]'''|SİN=Sinpâth’îyye}}
{{soyağacı|:| | |,|-|'| | | | | | | | | |:| | | |:| | | |:| | | | |}}
{{soyağacı|:| | YBA |F| ZUN |~| CBR |~| CFR |.| ZYD | | KZL | | GNS |YBA=Yahya bin ʿAbd Allâh|ZUN=[[Zünnun-ı Mısri|'''Z’ûl-Nûn el-Mısrî''']]|CBR=[[Cabir bin Hayyan|'''Câ’bir bin Hayyân''']]<ref>Muhammed Ebû Zehra: Mezhepler Tarihi, Sayfa 225, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2011. <small>([[Cabir bin Hayyan|Câ’bir]], i’tikad ve imân esasları konusunda [[Cafer es-Sadık|Câ’fer-i Sâdık]]’tan ders almış ve onun i’tikadını benimsemiştir. [[Cabir bin Hayyan|Câ’bir bin Hayyân]], [[Cafer es-Sadık|Câf’er-i Sadık]]’ın îlmini topladığı beşyüz risâlesini bir araya getirerek tek bir kitâp halinde yayınlamıştır. [[Cabir bin Hayyan|Câ’bir]] bu risâlelerin, kendisinin [[Cafer es-Sadık|Câf’er-i Sadık]]’tan edindiği feyz ve ilhâmlar sayesinde teşekkül ettiğini belirtmiştir.)</small></ref>|CFR=[[Cafer es-Sadık|'''Câʿfer es-Sadık''']]<ref>Muhammed Ebû Zehra:, ''Mezhepler Tarihi'', Sayfa 225, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2011. <small>([[Cafer es-Sadık|İmâm Câ’fer]]’in Allah’ın mevcûdiyetini bilme gayesi için Kozmoloji ilmiyle uğraştığını bildiren deliller vardır. Elde ettiği bilgileri Allah’ın vahdaniyetini isbat etmek amacıyla kullanmıştır. Bu konuda, [[Cafer es-Sadık|İmâm Câ’fer-i Sadık]], [[Kur'an-ı Kerîm]]’in evren ve tabiât hakkında bilgiler vererek insanları düşündürme methodunu uygulamıştır. Mufaddal bin Amra’ya yazdırdığı “Risalet-ût Tevhîd” adlı kitabında tabiât olaylarının insanın hizmetine sunulmuş olduğunu öne sürerek, hepsinin bir yaratıcının eseri olması gerekliliği hakkında yürüttüğü fikirlerini savunmuştur.)</small></ref>|ZYD=''' ''[[Alavîler]]'' '''|KZL=''' ''[[Kızılbaşlar]]'' '''|GNS=''[[Gnostisizm]]''}}
{{soyağacı|:| | | | |:| |,|-|-|-|v|-|-|-|(| |`|.|:| |,|-|^|-|.| |:| | | |}}
{{soyağacı|D|~| BAY |J| AEE | | IEM | | MSK |.|!|:| ÇEP | | TAH |:|IEM=İsmail bin Câʿfer el-Mûbarek|AEE=ʿAbdAllâh‘bin’Câʿfer‘el’Eftâh|MSK='''[[Musa el-Kâzım]]'''|BAY='''[[Bayezid-ı Bistami]]'''|ÇEP=''' ''[[Çepniler]]'' '''|TAH=''' ''[[Tahtacılar]]'' '''}}
{{soyağacı|D|~| MVL |:| ÜVK |7| HBS |!| ZAH |D| BAİ |L| SNS |:| | | |MVL=[[Muhammed Celâleddîn-i Rûmî|Mevlânâ Celâl’ed-Dîn-i Rûmî]] ''([[Mevlevilik|Mevlevîlik]])''|ÜVK=[[Üveys Bin Amir-i Kareni|'''Ûveys bin Âmir-î Karenî''']] ''([[S%C3%BChreverdiyye#S.C3.BChreverd.E2.80.99.C3.AEyye_-_.C3.9Cveys.E2.80.99.C3.AEyye_Silsilesi|Üveys’îyye]])''|HBS='''Hasan-ı Basrî'''|ZAH=[[Zahid Gilani|Tac’ed-Dîn Geylânî]] ''[[Halvetiyye|Halvet’îyye]]/[[Zahid Gilani#Z.C3.A2h.C3.AEd.E2.80.99.C3.AEyye Tarik.C3.A2t.C4.B1|Zahid’îyye]]''|BAİ='''Çehariyâr''' ''(Sarı Saltık, Lokman, Aybek, Behlül)''|SNS=[[Nesîmî|'''Seyyid Nesîmî''']] ''([[Hurûfi|Hurûf’îyye]])''}}
{{soyağacı|:| | | | |:| | | |:| |:| |!| |!| |!| |`|-|v|-|.| |:| | |}}
{{soyağacı|L|~| YUS |:| HAL |L| CİB |!| SFİ |`| BİA |!| DED |:| | |YUS=[[Yusuf Hemedani]] '''[[Melamilik|Melâmet’îyye]]'''/''[[Şafiîlik]]''|HAL='''[[Hallâc-ı Mansûr]]''' ''([[En-el Hak|En‘el’Hakk/Ben‘Yokum’Oʿvar]])''|CİB='''Cûneyd El-Bağdâdî'''|SFİ=[[Safiyüddin İshak|'''Safî’ûd-Dîn İshak''']] '''[[Safeviyye|Safev’îyye]]'''|BİA='''[[Baba İshak]]'''<ref>Bedr’ed-Dîn Mahmud Aynî:, İkd''İkd’ûl-ûl’CûmmanCûmman''. <small>([[Baba İshak]]’ın [[Baba İlyas|Baba İylâs Horasanî]]’nin “Çehariyâr” adı verilen dört halifesinden biri olan Aybek Baba’nın müridi olduğunu belirtmektedir.) </small></ref>''([[Baba İshak ayaklanması|İshak’îyye]])''|DED='''[[Dedebabalık]]''' ''([[Bektaşi|Bektaş’îyye]])''}}
{{soyağacı| | | |!| |:| |:| | | |:| |!| |!| | | | | |!| | | |:| | |}}
{{soyağacı| |F| MLM |:| VAH |,| KDR |!| SFV |-| ŞHH |!| AER |:| | | |MLM='''[[Hoca Ahmed Yesevî]]''' '''[[Yesevilik|Yesev’îyye]]'''/''[[Melamilik|Melâmet’îyye]]''|VAH='''[[Vahdet-i Vücud]]'''|KDR='''[[Abdülkâdir Geylânî]]''' '''[[Kadiriye|Kadir’îyye]]'''/''[[Hanbelîlik]]''|SFV=[[Sadreddin Musa|Sadr’ed-Dîn Mûsa]] / [[Safeviye Tarikatı#Hoca Al.C3.A2 ad-D.C3.AEn Ali|Hoca Âlâ’ed-Dîn Âli]]|ŞHH=[[Somuncu Baba|Hâmid’ûd-Dîn-i Veli]] / [[Hacı Bayram-ı Veli]]|AER=[[Ahmed er-Rıfai]] ''([[Rufai|Rıfâ’îyye]])''}}
{{soyağacı| |:| |D|~|J| |!| |!| |:| |!| |!| | | |!| |)|.|:| |:| | |}}
{{soyağacı| |:| AHM |~| IBN |'| AYF |`| CND |.| HBV |!| RUF |:| |AHM=[[Baba Haydar|'''Kutb’ûd-Dîn Haydar''']] '''[[Kalenderîlik]]'''/''[[Yesevîlik]]''|IBN='''[[İbn Arabi|Muhy’id-Dîn İbn-î Arabî]]''' '''[[Ekberilik|Ekber’îyye]]'''/''[[Malikîlik]]''|AYF=[[Nimetullahi Tarikatı#.C5.9Eah Ni.E2.80.99metullah-i Vel.C3.AE .28N.C3.BBr.E2.80.99ed-D.C3.AEn Kirman.C3.AE.29|ʿAbd Allâh Yefâ’î]] ''([[Kadiriye|Kadir’îyye]])''|CND=[[Safeviye Tarikatı#.C5.9Eeyh .C4.B0brahim|Şeyh İbrahim]] '''[[Şeyh Cüneyd|Cûneyd]]''' / '''[[Şeyh Haydar|Haydar]]'''|HBV=''[[Bayramiyye|Bayram’îyye]]/[[Halvetiye|Celvet’îyye]]'' [[Aziz Mahmud Hüdayi|Azîz Mahmûd Hüdâyî]]|RUF=[[Sarı Saltuk|'''Sarı Saltuk Dede''' ''(Saltuk’îyye)'']]<ref>Bedr’ed-Dîn Mahmud Aynî:, İkd''İkd’ûl-ûl’CûmmanCûmman''. <small>([[Sarı Saltuk|Sarı Saltık Baba]]’nın [[Baba İlyas|Baba İylâs Horasanî]]’nin “Çehariyâr” adı verilen dört halifesinden biri olduğunu belirtmektedir. Çehariyâr’ın diğer üçü Lokman Baba, Aybek Baba ve Behlül Baba’dır.) </small></ref>}}
{{soyağacı| |:| |!| | | |!| | | |!| | | |!| |D|~|~|~|#|J|:| |:| | |}}
{{soyağacı| |:| YES |.| EKB | | ŞNV | | ŞİH |C| SAR |'| GHK |:| | |YES='''[[Hacı Bektaş-ı Veli]]''' [[Baba Haydar#Haydar.C3.AElik Tarik.C3.A2t.C4.B1|'''Haydarîlik''']]/''[[Ekberilik|Ekberîlik]]''|EKB=[[Sadreddin Konevi|Sadr’ed-Dîn Kunevî]] ''([[Ekberilik|Ekber’îyye]])''|ŞNV= [[Nimetullahi Tarikatı|Şâh Ni’metullâh-î Velî<br />''(Nûr’ed-Dîn Kirmanî)'']]|ŞİH=[[Safeviye Tarikatı#Sult.C3.A2n Ali Mirza Safev.C3.AE|Sultân Ali Mirza]] ''' ''[[Safevîler]]'' '''/ '''[[Hatai]]'''|SAR='''Aybek Baba'''<ref>Bedr’ed-Dîn Mahmud Aynî:, İkd''İkd’ûl-ûl’CûmmanCûmman''. <small>(Aybek Baba’nın [[Baba İlyas|Baba İylâs Horasanî]]’nin “Çehariyâr” adı verilen dört halifesinden biri olduğunu belirtmektedir. Çehariyâr’ın diğer üçü, Saltık Baba, Lokman Baba ve Behlül Baba’dır.) </small></ref>|GHK=[[Galip Hasan Kuşçuoğlu]]}}
{{soyağacı| |:| |:| |!| |,|-|~|~|#|~|~|-|(| |)|'|!|L|7| |!| |:| |}}
{{soyağacı| |:| KLD |!| KIZ | | NMT | | İSN |!| BRK |:| GAL |:| | | | |KLD=''[[Âhiler]]'' / '''[[Ahi Evran]]'''|KIZ='''[[Kızılbaşlık]]'''|NMT=[[Nimetullahi Tarikatı#Ni.E2.80.99metullah.E2.80.99.C3.AEyye|'''Ni‘metullâh’îyye''']]|İSN='''[[İsnaaşeriyye|İsnâ‘aşer’îyye]]'''|BRK=[[Barak Baba#Barak.E2.80.99.C3.AEyy.C3.BBn Tarik.C3.A2t.C4.B1|'''Burak’îyyûn''']]<ref>Bedr’ed-Dîn Mahmud Aynî:, İkd''İkd’ûl-ûl’CûmmanCûmman''. <small>([[Barak Baba|Burak Baba]]’nın [[Baba İlyas|Baba İylâs Horasanî]]’nin “Çehariyâr” adı verilen dört halifesinden biri olan Aybek Baba’nın müridi olduğunu belirtmektedir.) </small></ref>|GAL='''[[Galibilik]]'''}}
{{soyağacı| |:| | | |!| |:| | | |!| | | |}|.|!|F|[| |:| | | |:| | |}}
{{soyağacı| |:| QUT |h| KYA | | BUR | | |:| ANA |`| YAR | | |:| | | | | |QUT='''[[Taptuk Emre]]'''|KYA=[[Abdal Musa|Abdal Mûsa]]|BUR=[[Nimetullahi Tarikatı#Tarih.C3.A7esi|Burhan’ed-Dîn Hâlil’ûllâh]]|ANA='''[[Anadolu Alevîliği]]'''|YAR='''[[Yarsanizm|Kürt Alevîliği]]'''}}
Tarihi İpek Yolunun kara bölümünü kontrol eden ve bu ticareti elinde bulunduran Türkmenlerin gittikçe güçlenerek Karadeniz ve Akdenizdeki limanlara inmeleri başta [[Osmanlılar]] olmak üzere [[Ceneviz]] ve [[Venedikliler]]'i telaşlandırmıştır. Safavî Şahı İsmail'in daha fazla batıya gelmemesini isteyen Osmanlılar [[Çaldıran]]'da [[Şah İsmail]]'in ordusunu bozguna uğratarak bölgede kesin hâkimiyet sağlamıştır. Yükselme, varlık döneminde sessiz kalan Alevîler duraklama zamanında çiftçilerin vergi sorunu (ekonomik), [[Tımar sistemi]]nin bozulması (askeri) ve iyice teokratikleşen yönetim nedeni ile [[Celali ayaklanmaları]] ile ayaklanmaya başladılar. Bu ayaklanmalar [[Kuyucu Murat Paşa]] ve [[IV. Murad]] gibi padişah ve sadrazamlar tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı. Osmanlı Devleti’nin gerileme döneminde [[Pir Sultan Abdal]]’ın bir vali tarafından asılması üzerine sorunlar yeniden baş gösterdi ve Sivas bölgesi ayaklanmaya başladı. Daha sonra, [[Amasya]] ve [[Tokat]] bölgelerinde başlayıp süren ayaklanmalara, [[Tanzimat]] sonrasında [[Tunceli]] de katıldı. Osmanlı Devleti’nin dağılma döneminde [[Dersim ayaklanmaları]] ile devam eden [[Celali ayaklanmaları]] [[Türkiye Cumhuriyeti]]’in kurulmasıyla sona ermiştir.
{{Ayrıca bakınız|Şah Kulu Baba Tekeli isyanı|Baba Zünnun İsyanı|Kalender Çelebi İsyanı|Koçgiri İsyanı|Dersim İsyanı}}
== Şîʿa-i Bâtın’îyye’nin günümüzde fa’aliyetlerini sürdürdüğü yerler ==
{{ana|Bâtınîlik|İsmâilîlik|Nizarîlik|Dürzîlik|Nusayrîlik}}
Günümüzde, [[Fâtımîler]]’in zuhurundan hemen sonra hem İslâm hem de ecnebî ülkelere yayılarak her tarafa kol budak salan aynı [[Bâtınîlik]] Teşkilâtı’nın parçalarını oluşturan, gizli bir cephe taşıyarak islâm i’tikatları arasında yaşamlarını halâ çeşitli yörelerde farklı isimler altında idâme ettiren, ve “[[Bâtınî]]ler” ''([[Şia|Şîʿa]]-i [[Bâtınîlik|Bâtın’îyye]])'' adı altında sınıflandırılan bilûmum mezhepler, [[Hindistan]], [[Afganistan]], [[İran]], [[Türkistan]], [[Arabistan]], [[Yemen]], [[Irak]], [[Suriye]] ve [[Anadolu]]’da yaşamaktadırlar.
Bugün, [[Türkiye Cumhuriyeti]] hudutlarından sürülerek dışarıya çıkarılmış olan gizli [[tarikât]] ve mezheplerin[[mezhep]]lerin üyeleri diğer ülkelere yerleşmişlerdir. Örneğin, Hacı“Hacı Bektâş ocağıOcağı canlarıCanları” Arnavutluğa göç ettikleri gibi diğer gizli cemiyetlerin tamamı da lağvedilmişlağv edilmiş ve fa’aliyetten men edilmişlerdir.
{{Ayrıca bakınız|Nakşbendiyye|Halvetiyye|Bayramiyye|Rufâîlik|Bektâşîlik}}
== Yezdânizm ve Kürt Alevîliği ==
{{ana|Yarsanizm|Ehl-i Hak|Kürtler|Ezidilik|1830 Yezidi İsyanı}}
Anonim kullanıcı