"William Blake" sayfasının sürümleri arasındaki fark

k (Bot: Ekleniyor: ckb:ویلیام بلەیک)
Blake’in yaşamı boyunca tanınmayan çalışmaları şimdi hem şiir hem de görsel sanatlar tarihinde yeni ufuklar açıcı olarak düşünülüyor. Onun görsel sanatçılığı çağdaş bir eleştirmence şöyle açıklanmıştır “açık arayla İngiltere’nin ürettiği on mükemmel sanatçı.” Hayatı boyunca [[Londra]] dışına bir günlük yürüyüşten daha uzun süre çıkmamış olmasına rağmen, yaratıcı görüşü, hayal gücünü “Tanrı’nın bedeni” ya da “insanın kendi varoluşu” olarak benimseyen, çeşitli ve sembolik olarak zengin bir bedeni ortaya çıkardı. Kişisel görüşleri yüzünden çağdaşları tarafından deli olarak görülen Blake, daha sonra eleştirmenler tarafından yapıtları, antlım gücü, yaratıcılığı, felsefi ve gizemli eğilimi yüksek takdir gördü. 18. yüzyılda ortaya çıktığı için resimleri ve şiirleri hem romantik akımın hem de romantik akımı öncesi parçasıdır. İncile saygılı fakat İngiltere kilisesine düşman olan Blake, [[Jacob Boehme]] ve [[Emanuel Swedenborg]] gibi düşünürlerden, Fransız ve Amerikan devrimlerinden etkilendi.
Bu bilinen etkilere rağmen, Blake’in yapıtlarının özgünlüğü onu sınıflandırmayı zorlaştırıyor. 19. yüzyıl bilgini William Rosetti, Blake’i “şanlı bilgin” ve “öncelikler tarafından engellenmemiş, çağdaşlarıyla aynı kefeye konulmamış ve sonrakiler tarafından yeri doldurulmamış biri.” Olarak nitelemiştir.
William Blake, Londra’da Golden Square’daki 28A Broad Street’de orta sınıf bir ailenin 2’si gebelikte ölen 7 çocuğundan 3.süydü. Babası bir mensuatçıydı. William okula hiç gitmedi ve evde annesi tarafından eğitildi. Blake ailesi muhaliflerdendi ve moravian kilisesine üyeydiler. İncil Blake üzerinde derin ve erken bir etkiydi ve hayatı boyunca bir ilham kaynağı olarak kalacaktı. Blake oymacılığa ona babasının aldığı eski yunan yapıtlarının kopyalarıyla başladı. Bunlardan [[Raphael]], [[Michelangelo]], [http://en.wikipedia.org/wiki/Maarten_van_Heemskerck Maarten van Heemskerck] ve [[Albrecht Dürer]]’in yapıtlarıyla klasik biçimlere açıklığını keşfetti. Ailesi onun inatçı yaradılışını onu okul yerine çizim dersine kaydedecek kadar iyi tanıyordu. Hevesle kendi seçtiği konuları okudu. Bu süre boyunca şiir hakkında da araştırmalar yaptı. Blake’in çalışmaları onun [[Ben Jonson]] ve [[Edmund Spenser]] bilgisini gösterir.UNUTULMAZ BİR DÜŞ
 
 
Bir melek yanıma geldi ve şöyle dedi: “Ey zavallı, ey aptal genç adam! Ne korkunç, ne dehşetli bir durum! Tüm bir sonsuzluk için kendine hazırladığın ve koşa koşa gittiğin o sıcak, o kızgın zindanı düşün.”
 
“Belki sonsuz yazgımı bana göstermek istersin ve üzerinde düşünüp hangimizin yazgısının daha arzulanabilir olduğunu görürüz.” dedim.
Bunun, üzerine beni bir ahırdan, ardından bir kilisenin içinden geçirip, kilisenin mahzenine götürdü. Mahzenin sonunda bir değirmen vardı. Değirmenin içinden geçip bir mağaraya vardık. Mağaradan aşağıya doğru, altımızda yer altı göğü gibi beliren uçsuz bucaksız bir boşluğa varana dek, el yordamıyla, bitmek tükenmek bilmeyen, dolambaçlı ve yorucu bir yolu izledik: burada ağaçların köklerine tutunarak bu boşluğun üzerinde asılı durduk. “İstersen kendimizi bu boşluğa bırakalım ve Tanrının burada olup olmadığını görelim,” dedim. “Sen kabul etmesen de ben böyle yapacağım.” Şöyle yanıtladı: “Haddini aşma ey genç adam! Bir süre burada beklersek, karanlık çekildiğinde yazgını görebilirsin.”
Böylece bir meşe ağacının kıvrımlı köküne oturarak onun yanında kaldım. O ise, uçuruma doğru baş aşağı sarkan bir mantara tutunmuş, asılı duruyordu.
Yanan bir kentin dumanları gibi kızıl renkli Sonsuz Cehennem gitgide belirginleşiyordu: altımızda, çok uzaklarda, kara ama parlak bir güneş vardı; güneşin etrafında, sonsuz bir uçurumda uçan, daha doğrusu yüzen avlarının peşinde dev gibi örümceklerin dolanıp durduğu kızıl yollar vardı. Küfün oluşturduğu iğrenç hayvan şekillerindeki yaratıklardı bu avlar ve hava bunlarla doluydu, sanki bunlardan oluşmuştu: Bunlar İblislerdir ve Hava Güçleri olarak adlandırılırlar.
 
Hangisinin benim sonsuz yazgım olduğunu yol arkadaşıma sordum. “Ak örümceklerle kara örümceklerin arasındakiler.” dedi.
Tam bu sırada, ak örümcekler ile kara örümcekler arasından bir ateş bulutu patladı ve altında bulunduğu her şeyi karartarak uçurum boyunca yuvarlandı: öyle ki, aşağıdaki uçurum bir deniz gibi karardı ve korkunç bir gürültüyle sallandı. Altımızda karanlık bir fırtınadan başka hiçbir şey görülmüyordu. Neden sonra bulutların ve dalgaların arasından Doğu’ya baktık ve ateşle karışık bir kan selini gördük; bizden birkaç taş atımı ötede canavarımsı bir yılanın pullu kıvrımları belirdi ve tekrar gözden kayboldu. Nihayet Doğu’ya doğru yaklaşık üç derece ötede, dalgaların üzerinde kızıl bir doruk belirdi. Yavaş yavaş altın bir kaya gibi yükseldi. Sonra iki kızıl ateş küresi gördük, deniz duman bulutları içinde yitmişti. O zaman bunun Leviathan’ın* başı olduğunu anladık: alnı, bir kaplanın alnındakine benzer yeşil ve mor çizgilerle bölünmüştü. Çok geçmeden ağzını gördük; kızıl solungaçları öfkeli köpüğün üzerinde asılı duruyordu, karanlık uçurumu kızıl ışınlara boyamıştı, ruhsal bir varlığın tüm öfkesiyle bize doğru ilerliyordu.
 
Dostum Melek, bulunduğu yerden yukarı, değirmene tırmandı, ben tek başıma kaldım ve böylece bu görüntü kayboldu ve kendimi ay ışığında, bir ırmağın kıyısındaki hoş bir banka oturmuş, şarkı söyleyen bir arpçıyı dinlerken buldum. Şarkının sözleri şöyleydi: “Düşüncelerini hiç değiştirmeyen kişi durgun su gibidir ve kafasından şeytanlıklar geçer.”
 
Sonra kalkıp değirmeni aramaya koyuldum ve orada, bana şaşkınlıkla nasıl kurtulduğumu soran Meleğimi buldum.
“Tüm gördüğümüz senin metafiziğin yüzündendi,” diye yanıtladım. “Çünkü sen kaçtıktan sonra, kendimi ay ışığında, bir banka oturmuş arp dinlerken buldum. Şimdi sonsuz yazgımı gördük, sana senin yazgını gösterebilir miyim?” Önerime güldü; fakat ben, zor kullanarak, aniden onu kollarımın arasına aldım, yeryüzünün karanlığının üzerinde yükselene kadar gecenin içinde batıya uçtum, sonra kendimi onunla birlikte dosdoğru güneşin gövdesine fırlattım. Burada beyazlar giyindim ve elime Swedenborg’un** kitaplarını alarak o görkemli ülkeye daldım. Satürn’e varana dek tüm gezegenlerden geçtik. Burada, dinlenmek için durdum ve sonra Satürn ile sabit yıldızlar arasındaki boşluğa atladım.
“Yazgın burada, bu uzamda,” dedim, “tabii buraya uzam denebilirse.” Az sonra ahırı ve kiliseyi gördük; onu sunağa götürdüm ve Kutsal Kitabı açtım. İşte! Derin bir kuyu. Melek önde, ben arkada indik. Tuğladan yapılmış yedi ev gördük ve birine girdik; içerde birkaç tane belinden zincirlenmiş maymun, şebek ve bu türden hayvanlar vardı. Birbirlerine dişlerini gösteriyor, saldırmaya çalışıyor, fakat zincirleri kısa olduğu için yapamıyorlardı. Bununla birlikte zaman zaman sayılarının arttığını, böylece güçlülerin zayıfları yakaladıklarını, yüzlerinde bir sırıtma ifadesiyle onlarla çiftleşip daha sonra, ortada zavallı bir gövde kalana kadar tüm uzuvları teker teker kopararak yediklerini gördüm. Yapmacık bir şefkatle gülüyor ve bu gövdeyi öptükten sonra onu da yiyorlardı. Bazılarının kendi kuyruklarından et koparıp oburca yediklerini gördüm. Pis koku ikimizi de çok rahatsız etti, değirmene döndük; elimde bir iskelet vardı; Aristoteles’in Analitikleriydi bu.
Melek, “İmgelem gücün beni aldattı, bundan utanç duymalısın,” dedi.
 
“İkimiz de birbirimizi aldatıyoruz, senle konuşmak yalnızca zaman kaybı, çünkü senin derdin analitik olmak,” diye yanıtladım.
 
Meleklerin, kendilerinden söz ederlerken, tek bilge onlarmış gibi kibirli davrandıklarını gördük her zaman. Bunu da sistematik bir muhakemeden süzülen küstah bir güvenle yaparlar.
Benzer şekilde Swedenborg da yazdıklarının yeni şeyler olduğuyla övünür. Oysa, O’nun yazdıkları, daha önce yazılmış kitapların içindekiler bölümü veya Dizin bölümünden başka bir şey değildir.
 
Bir adam gösteriş olsun diye bir maymun taşıyordu ve maymundan az da olsa daha akıllı olduğu için kibirlendi ve kendisinin yedi insandan daha zeki olduğunu düşündü. Swedenborg’un durumu da bu. Kiliselerin aptallığını gösterdi ve ikiyüzlüleri ortaya çıkardı. Her şeyin dinsel ve kendisinin ağı yırtan tek kişi olduğunu düşünmeye başladı.
 
Şimdi şu yalın gerçeğe kulak verin: Swedenborg yeni olan tek doğru şey yazmamıştır. Bir de şunu dinleyin; tüm yazdıkları eski yanlışlardır.
 
Şimdi de bunun nedenine kulak verin. Swedenborg, hepsi de dindar olan meleklerle görüşüyor, dinden nefret eden Şeytanlarla konuşmuyordu, çünkü kibirli tavırları öyle davranmasına engel oluyordu.
 
Swedenborg’un yazdıkları, tüm yüzeysel düşüncelerin bir özeti ve daha soylu düşüncelerin bir analizinden ibaretti. Başka bir şey değil.
Şimdi de bir diğer gerçeğe kulak verin. Mekanik becerisi olan herkes, Paracelsus’un*** veya Behmen’in**** yazdıklarından yararlanarak, Swedenborg’un yazdıklarına eşdeğer on bin cilt, Dante’den ve Shakespeare’den yararlanarak ise sınırsız sayıda cilt doldurabilir.
 
Ancak bunu yaptığında, ustasından daha çok şey bildiğini söylemesin, çünkü o yalnızca gün ışığında mum taşımaktır.
 
Bir gün, bulutun üzerinde oturan bir meleğin önünde, ateşin alevleri arasında beliren bir iblis gördüm. İblis bana şunları söyledi:
 
“ Tanrıya ibadet etmek demek, Tanrının, her birine kendi dehası ölçüsünde olmak üzere, diğer insanlara bahşettiklerinden onur duymak ve en büyük sevgiyi en yüce insanlara vermek demektir. Yüce insanları kıskananlar ve onlara iftira atanlar Tanrıdan nefret ederler. Çünkü başka Tanrı yoktur.
 
Bu sözleri işiten Melek öfkeden mosmor oldu. Fakat kendini tuttu, sarardı, renkten renge girdi ve sonunda gülerek yanıtladı:
 
“ Seni putperest! Tanrı tek değil midir? İsa Mesih’te görünmemiş midir? İsa Mesih on emri onaylamadı mı? Diğer tüm insanlar aptal, günahkar ve bir hiç değiller mi?
 
İblis yanıtladı: Aptalı, buğday tanesini değirmen taşında dövdüğün gibi döv, aptallığı geçmeyecektir. İsa Mesih en yüce kişiyse onu yüce sevgiyle sevmelisin. Şimdi on emir yasasını nasıl onayladığına kulak ver. Sebt***** günüyle ve dolayısıyla sebt gününün Tanrı’sıyla dalga geçmedi mi? Onun yüzünden öldürülenleri öldürmedi mi? Zina işleyen kadının cezasını yasalardan kaldırmadı mı? Kendisini geçindirenlerin emeğini çalmadı mı? Pilatus’a karşı kendini savunmayı reddederek yalancı tanıklığa göz yummadı mı? Havarileri için dua ederken ve onları evlerine almayı reddedenlerin karşısında, sandallarının tozunu silkmelerini buyurduğunda imrenmedi mi? Bu on emri yıkmadan hiçbir erdemin var olamayacağını söylüyorum sana.İsa baştan ayağa erdemdi ve kurallara göre değil, içinden geldiği gibi davrandı.
 
O bunları söyledikten sonra Meleğe baktım.Kollarını açtı, ateşin alevini kucakladı ve yandı ve iblis olarak yeniden doğdu.
 
Not: Şimdi bir İblis’e dönen bu Melek’le çok özel bir dostluğum var. Birlikte sık sık, iyi davranırlarsa tüm dünyanın anlayacağı gibi, cehennemsel ve şeytani anlamıyla Kutsal Kitabı okuyoruz.
 
Bende ayrıca Cehennemin Kutsal Kitabı da var.İstese de istemese de herkes öğrenecek.
 
*Fenike Mitolojisinde bir su canavarı. Tevrat’ta adı çok tanrıcılığın simgesi olarak geçer.
 
**Kutsal Kitabı yeniden yorumlayan İsveç’li bilim adamı, filozof ve mistik ilahiyatçı (1688-1772)
 
*** İsviçreli simyacı (1493-1541)
 
**** Paracelsus’un görüşlerinden etkilenen, modern teosofinin kurucusu olan Alman mistik.(1575-1624)
 
*****Musevilerce cumartesileri, Hıristiyanlarca Pazar günleri uygulanan kutsal dinlenme günü.
 
Wılllıam Blake
Cennet ve Cehennemin Evliliği
 
=== Basire’ye çıraklık ===
Anonim kullanıcı